MAKARA (www.makaraci.com)

MAKARA (www.makaraci.com)

HRFKLMCML: Her harf bir kelime, her kelime bir cümle, her cümle bir kitap, her kitap bir insan, her insan bir isim, her isim bir sıfat, her sıfat bir felek, her felek bir alem, her alem bir makara, her makara bir çözülme, her çözülme bir birleşme, her birleşme bir açılım, her açılım kaderdir, kaderimiz özgürlüktür. iste makaranın sırrı... www.makaraci.com

Gönül: Aşka düşen akıl

Pazartesi, Kasım 17, 2007
Kategori: tasavvuf

bağıntılar


Sanat tini, bilgeliği taşa dönüştürüyor, taştan ya da onun daha letayif biçimlerini izleyerek, duyarak ya da bizzat tanık olarak içsel arınmayı tetikliyor, oysa Anadolu'da bilgelik sanatı, dini ve felsefeyi aşan noktada İnsan yüreğinde şekil alıyor, sanatçının heykeli, müziği, resmi genel anlamda İmge, yürekte şekil alıyor (Gönül) ve Batı'dakinin aksine burada katarsis salt bir ussal arınma değil ama estetik insanda şekil bulduğu için Aşk tecelli ediyor. Ve aşka düşen akla, Anadolu bilgeliği Gönül diyor... Başka bir dilde karşılığı var mı?

Kalıcı Bağlantı

Tasavvuf Gerçeği

Pazartesi, Nisil 23, 2007
Kategori: tasavvuf

bağıntılar

Tasavvuf Gerçeği

Türk Tasavvufu

Kategori: Belirtilmemiş

Burhan Oğuz'un kitaplarını da öneriyorum.

09:29 - 11/4/2007 - yorum {0}


rocky 6

Kategori: Belirtilmemiş

dostum filmde iki önemli sembol vardı.

 

1- inside the basemen içimdeki bodrumda ne var?

2- get rid of the beast içimdeki canavardan kurtulmak

 

tabii get up'taki mesaj da önemli..

 

sufi dizgesinde bodrum, iç oda, insanın kalbidir ve kalbine bakar öğretmenler kim var orda o tahtta kim oturuyor?

rocko diyor ki orda bir hayvan var... ve kayınço diyor ki bırak onu gitsin..

bunlar öenmli mesajlar...

 

insan içindeki hayvanı yenmek için önce içerdeki karanlıkta onu bulmalı ve onunla yüzleşebilme cesareti göstermeli..

 

mamafih... rockonun düşmanı bu kez kendi idi...

 

 

20:02 - 6/4/2007 - yorum {0}


rubai

Kategori: Belirtilmemiş

> Sarabin adi kotuye cikmis, kendi hos, > Hele bir guzelle icersen daha bir hos; > Harammis sarap, olsun, bana gore hava hos: > Hem, bana sorarsan, haram olan hersey hos Söylesem Tesiri Yok; Sussam; Gönül Razi Degil..............

11:24 - 21/3/2007 - yorum {0}


Sait Faik'in Dülger hikayesi

Kategori: Belirtilmemiş

Önemli bir mit... Anti Tin-Tin ilişkisi için...

14:58 - 10/3/2007 - yorum {2}Tasavvuf Geleneği üzerine bir sohbet günlüğü


Tavsiye Kitap

Kategori: Belirtilmemiş

Prof. Dr. Cavit Sunar

Tasavvuf Felsefesi

AAV yayınları

3 cilt

Kalıcı Bağlantı

sır şu

Cuma, Nisil 6, 2007
Kategori: tasavvuf

bağıntılar

 

sırrını saklamayanın kendine güveni de kalmaz.

 

 

Kalıcı Bağlantı

Görüngüde Muhabbet

Perşembe, Eylül 12, 2006
Kategori: tasavvuf

bağıntılar

Hoşuma gitti, felsefe var içinde: "Devinmede cemalin Amakı hayalde Görülemeyeni hissettiren Görüngüde muhabbetin Ademin yokluğunda Sübhanla varlığını yansıtan Zat aynasında celalin Sayılara sığmayacak kadar yücesin kelimelere dökülemeyecek kadar güzelsin Varlığın tevhidinle mutlak Ya Resulallah..." G. Ç. 11.10.2006

Kalıcı Bağlantı

NTV: Neden - 19.09.2006

Salı, Eylül 3, 2006
Kategori: tasavvuf

bağıntılar

NTV: Neden - 19.09.2006 Şerif Mardin Hoca dedi ki, siyasetül irşat tarikatlarda önderlik siyasetidir. Bu doğru değil. Önderlik siyaseti değil aydınlatma siyasetidir onun karşılığı. Tasavvufta, tam aksine yönetimde öne geçmek, devlet yönetiminde yer almak asla makbul sayılmaz. Bunu yapanlar tasavvufa ihanet etmiş olur. Klasik tasavvufun, 'tasavvufa karşı' lığı ile bilinen İbnî Teymiye gibi birisi tarafından bile tebcil edilen ve yolun önderi diye vasıflandırılan Cüneyd Bağdadî, Bağdat kadılığını kabul etti diye en yakın arkadaşı Amr b. Osman el-Mekkî'yle, münasebetini kesmiş, "Bakın bu adam, dünyaya tapma tutkusunu 40 yıl içinde taşıdı, sonra ortaya çıkardı" demiştir. O zaman nedir mesele? Bir defa Şerif Mardin Hoca, tasavvufla tarikatı birbirine kattı; bu çok vahim bir hatadır. Böyle giderseniz hiçbir yere varmanız mümkün değil. Peş peşe yanlışlar yaparsınız. Bir defa, benim, dediğiniz gibi uzmanlık alanım. Tamam ama fazla derin uzman olmaya falan da gerek yok. Tarikatlar 5. yy. ortalarına doğru bu şekilde ortaya çıktı. Halbuki İslam'ın tasavvuf denilen mistik felsefesi, anlatmak için, mistik felsefe diyorum onla da farklı tarafları var - İslam'ın sahabe neslinden itibaren vardır. Tarikatlar, İslam'ın bu mistik felsefesinde yani tasavvufta bir yozlaşmanın ürünüdürler. Bir defa bunu koyacaksınız. Burada bir tereddüt ettiniz mi, ha yozlaşmanın ürünü de tarikatlarda tasavvufa uygun, elle tutulur ciddiye alınır, insanlık için değer ifade eden şey yok mu? Var; ama yozlaşmanın ürünüdür. (Can Dündar: Neden yozlaşmanın ürünüdür?) Tarikatlar; devlet, vakıflar ve çıkar odaklarıyla beraberliğe çekilen bir tasavvuf hayatını anlatır. İşte yozlaşma orada başlıyor. Ve mesela, tarikatlarda tasavvufun tam aksine, bilimde derinlik bir değer olmaktan çıkmıştır. Yani İslam'ın Kur'an ve Sünnet kaynaklı verileriyle taban tabana zıt bir yığın kabulü içinde taşıyor. Düşünün, ciddi tarikat kitaplarında dem'in cennette dolaşırken başına koyduğu taç hangi tarikatın tacıdır diye ciddi kavgalar yapılmıştır. Bunları İslam'ın kabul etmesi mümkün mü? Başka bir şey daha var, çok önemli. Müslümanların tökezlemesine esas yol açan budur. Tarikatlar, şunu kabul edelim - dediniz, ben de bir şeyh torunuyum- eğer biz İslam'ı ilahî kaynağı Kur'an'dan öğrenmek gibi bir niyet taşırsak o zaman şunu diyeceğiz: Tarikatların kendi şeflerine ve şeyhlerine -bazıs şeyhtir, bazısı şeftir- verdikleri sıfatları Kur'an mahbedi olduğu peygambere, Hz. Muhammed'e vermez. Dolayısıyla burada daha baştan çok ciddi bir omurga kayması var. İşin hayatî noktası budur. (Can Dündar: "Bu tarikat mensupları partinize geliyor mu?") Ben tarikat mensuplarıyla da herkesle, Türkiye haritasındaki herkesle beraberim. Yani filan tarikata gidip orada kendine bir çıkış veya ferahlık veya mutluluk veya bir şey arayan adamın suçu ne? Ona öğreteceksiniz. Ben, niçin siyasete girmeden önce 20 yıl, 60 küsür kitapla -yabancı dillere çevrilenleri bir kenara koyalım- Türkçeleriye bu millete bunları anlattım. Yani şimdi vatandaş bütün bu söylediğimiz tarihî sakatlıklardan, filan mahalledeki vatandaş sorumlu değil. Onun oraya gelmesine kadar seyirci kalanlar ve Türkiye düzleminde konuşursak bir numaralı günahkârlar siyasetçilerdir. Ben de siyasetçiyim ancak benim 20 yıllık bir geçmişim var; oraya atıf yaptığı zaman rahatlıyorum. Siyasetçiler, ondan sonra da sahte laikçilerdir. Çünkü onlar, dinin gerçeğinden rahatsız oldukları için işin esasını bilemeyecek insanları dinin sahtesine ve hurafesine teslim ettiler. Yani bunları görmemiz lazım. Türkiye sürekli din yobazından şikâyet ediyor. Bu tarikatçı olur, fıkıhçı olur. Peki, laiklik yobazının yaptığı? Bakın şimdi Türkiye'nin bugünkü haline? Türkiye'nin en omurgasız tipleri bu laik yobazların içindedir. Bunları görmek lazım. Neden? Bir zamanlar, ben bunları fikir mücadelemde yaşadım, Türkiye'yi karış karış 20 yıldır gece gündüz dolaşan bir adamım. Bunlar bir zamanlar, Allah dediği için yamyam gözüyle baktıkları adamlarla bugün menfaatleri olduğu için sarmaş dolaştırlar. Bakın böyle bir düşük haysiyet paydası ile siz bu ülkede hiçbir şeyi yerine oturtup tutamazsınız ve halkı da suçlayamazsınız. Şimdi evvela Türkiye'de balığını başı siyasetçileri ve aydınları hesaba çekmek lazım. Türkiye'deki aydın aydınlığın yapsa o demin dediğim halkta bu kokuşmalar, bozulmalar olmaz. Siyasetçi; siyasetçi hiç zaten yapmıyor. Şimdi buraları irdelemek lazım eğer bunu konuşuyorsak ama teknik gidiyorsak tarikatlar, dediğim gibi tasavvuf tarihinde bir yozlaşmadır. Bunu hiçbir tasavvuf tarihçisi inkâr etmez. Bu demek değildir ki hepsini kaldır at. Ama bakın çok önemli bir şey söylüyorum Tevhid Akidesi açısından: Tarikatların, tarikat şeflerine ve şeyhlerine verdiği nitelikleri Kur'an, Hz. Peygambere vermez. O nitelikleri tarikat şeyhlerine verdiler; bu defa Peygamber'e hangi niteliği verecekler? Onu da ilahlaştırdılar. İşte Ehlikitap'ın Kur'an tarfından itiraf edilen sürçme ve yozlaşmanın esası budur. *** Ne manada Türk basını ise bu milleti mahvediyor. Böyle bir şey olmaz. AKP döneminde Türkiye şiddetli ve süratli bir biçimde Hıristiyanlaşıyor. Hıristiyanlığa teslim olmakla kalmıyor, Hıristiyanlaştırılıyor. Teferruatına gitmeyeceğim; Kur'an'ın İncilleştirilmesi, namazın karmalaştırılması, caminin kiliseleştirilmesi hep bu dönemin ürünleridir. Bu başörtüsü meselesi. Başörtüsü mağdurları... Başörtüsü mağdurlarının Türkiye üzerinde, dünya genelinde ıstırap arenalarına, kulvarlarına sürülmeleri de yine AKP dönemindedir. Bunları söylemeden buralardan çıkıp gitmeyelim. Şimdi tasavvuf, dünya üniversitelerinde 30 yıl okuttuğum tasavvuf, Muhammedî vicdan ve şuura saltanat uğruna ambargo koyan Emevî dinciliğine sahabe neslinin bir reaksiyonu olarak çıktı. Burada tarikatları yerden yere çalmak gibi bir niyetim yok ama bir gerçeği tespit edelim. Birbirimizi hırpalamayalım. Bu yakışmaz. Şimdi ben kalkıp da mesela Mevlâna'ya sataşır mıyım? Yahut Abdülkadir Geylanî'ye sataşır mıyım? Hiç alakası yok. Başka bir şey söylüyorum. Bir dönemden bahsediyorum ben. Emevi dinciliğine reaksiyon olarak gelen tasavvuf, yani zühd hareketi, esas ismi budur bunun, sonra tarikatlar döneminde tekrar işi saltanat aracı yapmaya âlet edilmiştir. E, hepsi mi bunu yaptı, niyetleri kötü müydü, onu demiyorum ama bunu görmemiz lazım: Yani tarikatlardan bir sıkıntımız varsa cemaatler - çok iyi söyledi bir konuşmacımız; holdinglerle tarikatları birbirine katmayın- öyle tarkiatlar var ki, bugün hâlâ tasavvufun saf, temiz vicdanını temsil ediyorlar. Kimsenin bu ülkede Mevlevilerden şikâyeti var mı, Halvetilerden şikâyeti var mı? Hatta Kadirîlerden şikâyeti var mı? Niye? Onlar tasavvuf ekseninde meseleyi derunî bir temizlenme ve arınma olarak görüyorlar. Hepimiz saygı duyuyoruz. Şimdi: Şikâyet nerede? Burada "teolojik çürüme" var. İslam dünyasının esas meselesi teolojiktir. Bu konuda bir yazım da var; Mesele Teolojik diye. İki yolu var İslam dünyasının; ya bu dini ilahî kaynağındaki gibi yaşar, işte o, düzelmedir, o zaman yükselişe geçer yahut da bu dini bırakır. Bu dini bu şekilde yaşayarak İslam dünyası hiçbir yere gidemez. İşte, bakın geldiği yer; bugün Papa, Peygamberini hâşâ ve kellâ, Neron'a bile tarihte reva görülmeyen hakaretlerle İslam'ın Peygamberine hakaretler ediyor. Şimdi bu adam gelecek bir de Türkiye'de, orayı, burayı taciz edecek. Bu, hayasızlığın ta kendisi değil mi? Nerede bu tarikatlar? Elin günün sakalsızlığını, bıyıksızlığını mesele yapıp dinine, imanına musallat olanlar bugün neredeler? Hz. Peygamber, tarihin en azılı katili, canisi diye tanıtılıyor dünyanın önünde. Gıkları çıkıyor mu? Niçin? AKP rahatsız olur. Çünkü AKP Hıristiyanlarla işbirliği içinde Türkiye'nin anasını ağlatıyor. Bunları söylesenize kardeşim. Burada tarikat, ne anlatıyorsunuz? Bir de üstelik çoğu taarikat diyor. Bir defa taarikat değil, tarikat. Bir defa bunları öğrenmelisiniz. Bir şey daha var. Şimdi bir konuşmacı hanımefendi Auguste Comte dedi. Tabi Comte o gafı yapmıştır. Ancak Auguste Comte bilim adamı değildir; filozoftur. Felsefe bilim değil, tabi bilime ufuk açar ama felsefe bilim değildir, filozof da bilgin değil, onu da ayıralım. Şimdi bir şey daha söyleyeceğim: Bugün diyorsunuz ki, onu da görelim, Efendim Emre Hoca (Emre Kongar) bazı noktalardan haklı olarak dedi ki, "Bu tarikatlar, cemaatler kendi yaşam tarzlarını dayatıyorlar, dayatınca tehdit oluyor ve bundan demokrasi de insan da rahatsız oluyor, yani toplum. Yani reaksiyonunun arka planında bu var." Şimdi bir şey soracağım ben size, sizi tenzih ediyorum. Siz bu ülkenin hakikaten aydınlarından birisiniz. Ben bunu her zaman söylüyorum. Şimdi bunlar, "Dayatıyorlar hayatlarını bize. Bunlar ilkeldir, bunlar yontma taş devri mahlûkatıdır" diyen adamlar, hangi vicdan, idrak ve insafla ve hangi şahsiyet ve onurla bugün, "Bu, dayatıyorlar, bunlar çağdışıdır, Türkiye'den bile bunlar dışarıya atılmalıdır" dedikleri adamların bugün ayaklarının altını yalıyorlar, paspas oldular, menfaat için. Siz, Türk aydınının, Türk basınının, Türk iş çevrelerinin bu çürümesini, bu düşüşünü burda gündeme getirin. Bakın tarikat, tarikat diye diye cambaza baktırdılar bu ülkede milleti. Şimdi tarikatlardan şikâyet adı altında öyle bir düşüş kitlesi vücut buldu ki, menfaati için, ne Allahı var, ne vicdanı var; hepsini satmaya hazır. Ve dün anasına avradına küfrettiği adamların, bugün ayaklarının altında paspas oluyor. Bunu, seyrediyoruz. Bunları da gündeme getirin. Bu ekranlardan, halka böyle faydalı olunur. Yoksa İsmail Ağa Cemaati, her cemaatte kavga olur, kıyamet olur, bırakalım emniyet çözsün... Burada bizim en önemli problemimiz; şahsiyetsizlik, ilkesizlik ve imansızlıktır. İmanınız o olur, bu olur. Yani, septikler; hiçbir şeye inanmıyoruz dediler. Felsefe onlara diyor ki, hiçbir şeye inanmıyoruz demek de bir inançtır. Şimdi bunu bir tarafa bırakalım ama şahsiyetsizlik bir iman değildir, ikiyüzlülük iman değildir, alçaklık iman değildir, saygıya layık değildir. Dün sövdüğüne, bugün paspas olmak şahsiyet değildir. Şimdi Türkiye'yi biraz da bu açıdan irdeleyin. Yani cemaat falan filan; esasında Türkiye'de aydın, bilmem ne basın mensubu, bilmem ne çağdaş falan filan geçinen ve çağdaşlık adına ve Türkiye'nin yüceltilmesi adına bu kadar ahkâm kesen insanların, son yıllarda gördük ki, şahsiyet paydaları hiçbir tarikatın hiçbir çürümüşlüğünde görülmeyecek kadar düşüktür. Şimdi, Türkiye'nin bunu irdeleyerek artık 30 sene 40 sene önceki tarikat, bilmem neredeki sapmalar filan; onlar aşıldı. Bugün en büyük çürüme, en büyük şahsiyetsizlik siyasette ve aydınlardadır. Aydınların "aydın"larını tenzih ederim. *** 19. yy Osmanlı tasavvuf hayatının en büyük önderi sayılan Kuşadalı İbrahim Halvetî, ölümü 1845 yani Atatürk'ten 100 küsür yıl önce yaşamış bu zat, başta kendi tekkesi olmak üzere tekkeleri kapatıyor. Padişahların, elini-ayağını öptüğü bu büyük sufi diyor ki: "Bu tekkelerden artık hayır çıkmaz. Buraları meyhaneye ve kerhaneye döndürdüler. Bunlar zaten İslam'ın emri değildir. Hepsini kapatın, yeryüzüne yayılın, hizmet edin." İşin gerçeği bu. Yani, tekkeleri Atatürk'ten 100 yıl önce yaşamış bir tasavvuf önderi kapattı. Atatürk ondan sonra sadece resmî tescil yaptı. Sözün kısası, yasak mı değil mi oraya gitmeyin. O zamanda, yasakcılık, laiklik böyle bir şeyler yok. Onun için herkes her türlü yamuğunu ve melânetini laiklik ve yasak kelimelerinin arkasına saklamasın.

Kalıcı Bağlantı

islam tasavvufu nasıl çıktı?

Pazartesi, Eylül 2, 2006
Kategori: tasavvuf

bağıntılar

NTV Neden programı (Can Dündar): Yaşar Nuri Öztürk: "Tasavvuf, Muhammedî vicdan ve şuura saltanat uğruna ambargo koyan Emevî dinciliğine sahabe neslinin bir reaksiyonu olarak çıktı."

Kalıcı Bağlantı

Ferideddin-i Attar

Cumartesi, Ağustos 16, 2006
Kategori: tasavvuf

bağıntılar

Adalet sahibi Nuşirevan'la ihtiyar bağcı Nurişevan, bir gün yola düşmüş, atını ok gibi sürüyordu. Yolda yay gibi beli bükülmüş bir ihtiyar gördü. O ihtiyar, birkaç meyva fidanı dikiyordu. Padişah dedi ki: Saçın, sakalın süt gibi ağarmış. Ancak birkaç günlük ömrün var. Neden buraya ağaç dikiyorsun? İhtiyar, padişaha, fazla söyleme dedi, bizim için birçok kişiler fidan diktiler. Bu yüzden biz de bugüne kadar meyvalarını yedik, devşirdik. Bizim de başkalı için dikmemiz lazım. Elden geldiği kadar adım atmalı, her adımda bir düzen gerek. İhtiyarın sözü padişaha hoş geldi. Bir avuç altın verip al dedi. İhtiyar, kutlu padişahım dedi, ağacım şimdiden meyva verdi. Ömrüm, yetmiş yıldan fazla uzasaydı bu mahsulden daha iyi mahsul elde edemezdim. Bunu sen de bilirsin. Halbuki bugün ektiğimi on yıl beklemedim. Bugün ektiğim, bugün altın meyva verdi. Padişah, ihtiyarın sözünden daha ziyade memnun oldu. O yeri de ona bağışladı, oradaki suyu da. Sana da bugün bir iş başarmak gerek. Bir iş başarmadıkça meyva elde etmene imkan yok. Ferideddin-i Attar ilahiname, Milli Eğitim Basımevi, 1993, s.71

Kalıcı Bağlantı

1 sufi bilmecesi

Cuma, Mayıse 16, 2006
Kategori: tasavvuf

çözülmeler

aynası alem, aynısi adem ?

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

rahmet

Cumartesi, Şubat 18, 2006
Kategori: tasavvuf

çözülmeler

Bir bilge bize rahmet yerden yağar demiş.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

satranc-ı urefa

Çarşamba, Ocak 4, 2006
Kategori: tasavvuf

çözülmeler

ya da arifler satrancı... ilk kez Muhiddin İbnül Arabi'nin öğrencilerini yetiştirmek üzere seferdeyken hazırladığı söylenen etkileyici bir oyun. Zarla oynanan bir satranç... 101 kare var. aslında satranç kavramının manasına bakmak gerek: Sanskrit dilinde Çaturanga, yani çatur: 4, ranga: kısım, alan, yol anlamlarına geliyor. Tasavvuf ehli, satranç kelimesini bozmadan almışlardır: 4 yol. Satrancı urefa ise ariflerin 4 yolu, ki bu 4 yol: şeriat, tarikat, hakikat ve marifet olarak bilinir. 4 kapı da denir. Ama kapı, bap, zaten tasavvuf ıstılahatına göre bir süreçtir, devriyedir, yani yoldur. Bu oyunu aslında modernize edenler, kapitalizmin emperyal zihniyetidir: yeni adıyla monopol demişler. Satrancı Urefa, kişinin kendini bulması için tasarlanmış bir oyun iken monopol, tamamen kendini kaybetme olggusu üzerine kurgulanmıştır. Piyonlar vardır, zarlarla belirlenen ihtimallere göre ilerlerler, her ilerledikleri kutuda manalar vardır ve o manalar kişi oyunda kaldığı sürece zuhur etmeye başlar ve kişi böylece kendi ahlakıyla yüzleşir. Muhiddin İbnül Arabi, öğrencilerini bir çeşit simulasyona sokuyordu, daha sonra imam rabbani ve şeyh küşteri'nin de bu oyunla talebe yetiştirdiğini duydum. 101 kare, var, son karenin adı Vuslat. 100. karenin adı: ilahi kaza: Başa dön. 1. kare: esfeyli safilin ve oyuna altı atan başlar. 6. karenin adı: Pişmanlık... orijinal çizimde yükselişi turna figürleri, düşüşü yılan resimleri ile sembolize etmişler. kareden kareye ilerleyişi yine bu semboller sağlıyor. piyonlar da insan ahlaklarını temsil eden hayvanlar... işte satrancı urefa böyle bir oyun. bir kaç oynamıştım. sonra oyunu kaybettim ama gördüm ki satrancı urefa bu hayat imiş... ;)

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı