![]()
![]()
bağıntılar
Yapıldıkları Alanlara Göre Atatürk Devrimleri Siyasal devrimler * Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922) * Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923) * Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924) * Siyasi Partilerin Kurulması Toplumsal devrimler * Kadınların Erkeklerle Eşit Haklara Sahip Olması (1926 - 1934) * Şapka ve Kıyafet Devrimi (25 Kasım 1925) * Tekke Zâviye ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım 1925) * Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934) * Lâkap ve Unvanların Kaldırılması (26 Kasım 1934) * Uluslararası Saat, Takvim ve Uzunluk Ölçülerinin Kabulü (1925 - 1931) Eğitim ve kültür alanındaki devrimler * Öğretimin Birleştirilmesi (3 Mart 1924) * Harf Devrimi (1 Kasım 1928) * Türk Dil ve Tarih Kurumlarının Kurulması (1 Nisan 1931, 12 Nisan 1931) * Üniversite Öğreniminin Düzenlenmesi (31 Mayıs 1933) * Güzel Sanatlarda Yenilikler Ekonomik devrimler * Aşarın Vergisinin Kaldırılması (17 Şubat 1925) * Çiftçinin Özendirilmesi * Örnek Çiftliklerin Kurulması (1925) * Sanayi Teşvik Kanunu (28 Mayıs 1927) * I. ve II. Kalkınma Planları (1933, 1937) Hukuksal devrimler * Mecellenin Kaldırılması (1924 - 1937) * Medeni Kanun ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924 - 1937) * Ceza Kanunu * Yeni Anayasanın Kabulü (1924) Amacı Atatürk'e göre bu devrimlerin amacı; Türk Milletinin son asırlarda geri kalmasına neden olan bütün kurumları kaldırarak yerine milletin karakterine, şartlara ve çağın gereklerine uygun ve ilerlemeyi sağlayacak yeni kurumlar kurmaktır. Devrimlerin Yapılış Nedenleri Atatürk Devrimlerinin yapılanmasını zorunlu, hale getiren şartları şu şekilde sıralamak mümkündür. * Osmanlı Devletinin içte ve dışta saygınlığını yitirmiş, vatandaşın sorunlarını çözmekten uzak hale gelmiş, ekonomisi bozulmuştu. Büyük devletler, Osmanlı Devleti'ne verdikleri borçların karşılığı olarak, üretilen malların çoğuna el koymaktaydılar. * Birbiri ardı sıra yapılan savaşlar ve ayaklanmalar halkı bezdirmiş, toplum düzeni bozulmuştur. Vergiler adaletsizdi. Kanun karşısında kimseye eşit davranılmıyor ve halk gittikçe daha da fakirleşiyordu. * Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşından da yenik çıkınca, ülke diğer devletlerce işgale uğradı. Artık Osmanlı Devleti, fiilen çökmüş, sadece ismen varlığını devam ettirmekteydi. Padişah kendi canının ve tahtının kaygısına düşmüş, işgal devletleri ile işbirliği içerisindeydi. Vatanın ve milletin kurtarılması gerekiyordu. Bu da ancak yeni bir devlet ve rejimi kurarak yapılabilirdi. * Atatürk ve arkadaşları Türk Milletini bu durumdan kurtarmak için Kurtuluş Savaşını başlatmış, Samsun'a çıkışından sonra Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaparak Anadolu'nun dört bir yanından gelen temsilciler ile birlikte vatanı kurtarmak için çalışmaya başlamışlardır. Sonunda 23 Nisan 1920'de Ankara'da T.B.M.M. açılmış ve yeni bir Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş oldu.[kaynak belirtilmeli] Bu yeni devlet içte padişah hükümetine,[kaynak belirtilmeli] dışta işgalci düşmanlara karşı büyük bir mücadele başlattı. Vatan toprakları düşmandan temizlendi. Sonra da padişahlık yönetimi kaldırıldı. Yerine, akılcı, gerçekçi, ilerici bir yönetim kuruldu.[kaynak belirtilmeli] Atatürk'ün yaptığı devrimlerle bugünkü çağdaş Türk toplum düzeni oluşmuş oldu.Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
Baştan başlamak istiyorum: En başından. Kadim zamanlardan? İnsanlığın ateşi keşfedinceye dek geçirdiği evrelerde, ilginç sembol dilleri geliştirdiklerini, mağara duvarlarına ilginç semboller resmettiklerini biliyoruz. Madenleri ve doğayı keşfettikleri bu dönemin hemen ardından ilkel mağara dönemi insanlarından bazıları bir anda parlak bir bilgelikle aydınlanıyor ve sahip oldukları hikmetli bilgiyi bir takım ritüeller ve sembol dilleriyle şifrelemeyi keşfedilorlar. Bu şifreleyenlerin ilkerineŞamanlar diyoruz. Yani mistikler. Topluluklar yerleşik döneme geçtikleri andan itibaren Şamanlar da kendi içlerinde gezgin ve yerleşik şamanlar olarak ayrılıyor. Bunların içinden bazıları yaşadıkları çeşitli deneyimleri ve bir anda edindikleri Hikmeti öyküsel bir dille topluma aktarır hale geliyorlar. Böylece Ozanlar dediğimiz kişiler ortaya çıkıyor. Ozanlar da birer mistik, ancak farkları şu ki bilgeliklerini halka anlatmak gibi bir misyon ediniyorlar. Yani ortaya içe ve dışa dönük olmak bilgeler çıkıyor: Hatta bu iki yönlü olan bilegeler de çıkıyor. Peki. Hemen sonra kavimler, krallıklar, göçler ve savaşlar başlıyor. Düşüncenin düşünceyi sorgulamasından hemen önce, mitler önem kazanıyor. Hemen hemen tüm toplumlarda ortak mitlere rastıyoruz. Mitlerde anlatılan doğaüstü güçler, insanüstü yaşantılara birlikte evreni, evrendeki güçleri, insanı ve evrendeki çeşitliliği anlama gayreti de var. Bu kozmogonik ve teogonik anlatımlar, metafizik düşünceyle son buluyor. Antik Yunan bilgeleri, Mısır?ın, Hint?in, Kafkasların, Keltlerin tasarımsal anlatımlarını kavramsal anlatımlara dönüştürüyorlür. Bu arada karşımıza okült okullar ve ekoller çıkıyor. Bir taraftan bilgi evrenseldir, herkesindir diyen bir grup, diğer taraftan da bilgi ezoteriktir, süreçtir, emekle elde edilir diyen bir grup. Ve diğer taraftan bu iki tipolojiyi bünyesinde barından üçüncü tipler? Bu iki grup arasında başlayan bir çekişme, pek çok okült okulun ve bilgenin ölümüyle sonuçlanıyor. Arada kalanlar başka yerlere göç ediyor. Bu arada dünyanın adeta kalbi, bilgi ve ticaret açısından Ortadoğuda ve Akdeniz havzasında ve Anadoluda yoğunlaşıyor. Dil gelişiyor, ticaret gelişiyor, şehirleşme gelişiyor? Servet birikiyor. Para ve iktidar ilişkileri dallanıp budaklanıyor. Coğrafi fetihler, şehir kent projeleri, evrenssellik utkuları, kültürel mirasların sahiplenilmesi gibi bir takım olgular devletlerin yer değiştirmesini, varlık kazanmasını ya da yok olmasına neden oluyor. Doğuda Türk-Moğol-Çin arasında süren gerginlik, savaşlar? Batıda Roma, Kelt, İskandinav arasındaki çatışma ve savaşlar; ve uzak diyarlardaki isimsiz medeniyetler? Anadolu tam bir kavşağa dönüşüyor. Kuzey Afrika?da Mısırlı Rahiplerin nereden edindiği muğlak olan Nur-Kelam Hikmeti, bir şekilde kendisi de Fravun eğitiminden geçmiş olan bir Yahudi aracılığ ıyla K abala ve Tevrat öğretisi olarak Ortadoğu havzasına taşınırken, bir taraftan da dünyanın ilk üniversitelei olarak kabul edilen Mısır Priamitleri daha pek çok ismi yetiştiriyor. Bunlar da Akdeniz?i aşarak Ege?ye ve Batı Anadolu?ya yerleşiyorlar. Batı Anadolu?da hem okültizmi hem de felsefeyi temsil eden Pitagoras ile Musa öğretisinin yeniden İskenderun?da karşılaştıklarını ve Philon okulu olarak ortaya çıktıklarını görüyoruz. Buradaki temel düşüncenin ezoterik açılımlı bir felsefi görüş içeriyor olması, Musa?nın Tevratındaki anlatımların birer sembol olduğu ortaya koyuluyor. Platon?un Mağarası ile Musa?nın Çadırının aynı şey olduğu söyleniyor. Hermesin metinleri öylesine gizli tutuluyor ki inisiyasyon olgusu önem kazanıyor. Sırrı bilgiler bir taraftan korunurken bir taraftan da felsefe dışa yönük gelişimini aşama aşama tamamlıyor. İnsanlık kavramları tek tek keşfediyor. Yine savaşlar, katliamlar devam ediyor. Roma, konsüller yoluyla Hristiyanlığı seçiyor. Avrupa?da ortaçağ denen bir dönem yaşanıyor. Kilise Babaları, İznik konsülünde onaylanan incilleri yorumlamaya başlıyorlar. İçlerinedn bazıları sapkın olarak nitelendirilirken bazıları papalığı destekliyor. Avrupada krallıklar, Hermetik gelenekten gelen ezoterik gruplar ve papalık üçgeni var. Bunun dışında, iktidar, aristokrasi, burjuva, askerler, halk ve köleler var. Bu arada Arabistan?da Hz. Muhammed ortaya çıkıyor. İslamiyeti kuruyor. Avrupaya yayılıyor. Avrupa?da Yahudiler, Hristiyanlra ve Müslümanlar buluşuyor. Ayrıca her dinin ezoterik kolları da buluşuyor. Avrupa haçlı seferlerini başlatıyor. Türkler bu seferler esnasında Avrupalıların tüm seferlerini püskürten bir ırk olarak tarihe geçiyor. Türkler Anadoluya yerleşiyor. Anadoluya İslamiyetin ezoterik ekolu de yerleşiyor. Avrupada Rönesans yaşanıor. Reform hareketleri başlıyor. Papalığın gücü sarsılıyor. Tapınakçılara karşı savaş başlıyor. Yahudi düşmanlığı başlıyor. Anadolu?da sufilik denen bir bilgelik yolu yeşermeye başlıyor. Bununla birlikte Ahilik denen bir sistem gelişiyor. Ahilerle Avrupadaki Hermetik gelenekten gelen ezoterik grup aynı kökten geliyor. Osmanlılanr İstanbulu feth ediyor. Doğu Roma yıkılıyor. Avrupada sanayi ve bilim gelişiyor. İkisi geliştikçe Teknoloji de ilerliyor. Keşifler başıyor. Kapitalizmve emperyalizm gelişiyor. Dünya bir kaç güçlü devlet tarafından sömürülmeye başlıyor. Osmanlı zayıflıyor ve yıkılıyor. İsrail kuruluyor. Atatürk ölüyor. AB olsun, ABD olsun, herkes Türkiye?nin SEVR?e dönmesini istiyor, Hilafeti istiyor. Neden?Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
BURSA' DA İSTANBUL ÖĞRETMENLERİYLE KONUŞMASI (27 Ekim 1922) Bayanlar, Baylar! İstanbul?dan geliyorsunuz. Safa geldiniz. İstanbul?un nur ocaklarını temsil eden yüce topluluğunuz karşısında duyduğum zevk sonsuzdur. Kalplerinizdeki duyguları, beyinlerinizdeki düşünceleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve alınlarınızda okumak benim için olağanüstü şeref sebebidir. Bu dakika karşınızda duyduğum en içten duyguyu izninizle söyleyeyim: İsterdim ki, çocuk olayım, genç olayım ve sizin nur saçan öğretiminizin altında bulunayım... Sizden bilim ve kültür alayım, siz beni yetiştiresiniz. O zaman sanıyorum ki milletim için, daha faydalı, çok faydalı olurdum, fakat ne yazık ki elde edilemez bir istek karşısında bulunuyoruz. Bundan dolayı kendi şahsım hesabına yerine getirilemez olan bu isteğin yerine başka istekte bulunacağım: Bu günün evlatlarını yetiştiriniz. Onları memlekete, millete faydalı elemanlar yapınız. Bunu sizden istiyor ve rica ediyorum. Öğretmen Bayanlar ve Öğretmen Baylar! İhtimal ki, muallime demediğim için benim yanlışımı çıkarıyorsunuz. Ancak ben bunu düzeltmek istemiyorum. Ben dilimizde "söylenişi dişi olan kelime"yi kullanmak zorunda olmadığınızı sanıyorum. Bunun için öğretmen bayanlar ve öğretmen baylar diyorum. Evet! Öğretmen bayanlar ve öğretmen baylar; bilirsiniz ki milletimiz büyük bir felâket geçirdi. Devletimiz bir yok olma tehlikesi ile karşılaştı. Memleket adamları için önemli olması gereken bu büyük felâket, kendinden başka bir şey düşünmeyenler için önemsiz sayıldı. Varlığımız aleyhine birçok cinayetler işlendi. Çok çalıştık, bugüne ait başarıyı elde ettik. Bayanlar, Baylar! Bir milleti, uğradığı herhangi bir felâketten kurtarmakta, bir millete doğru yolu göstermekte, devlet adamlarının sahip olduğu büyük önem inkar edilemez. Hatta diyebiliriz ki, bugünü görmek; millet adamlarının iffet ve namusu, millî ve vatansevercesine çalışması ve özellikle çıkarları hor görürcesine duyguları sayesinde kolaylıkla olmuştur. Fakat bugün, ulaşmış olduğumuz nokta, gerçek kurtuluş noktası değildir. Artık tamamen kurtulmuş olarak, milletimizi tamamen kurtulmuş olarak güven içinde görüyoruz demek, bir gaflettir. Hayır , gerçek kurtuluşa henüz kavuşamadık. Bu noktadaki düşüncemi biraz açıklayayım: Bir milletin felâketle karşılaşmış olması demek, o milletin hasta, hastalıklı olması demektir. Bundan dolayı gerçek kurtuluş, sosyal toplumdaki hastalığı ortaya çıkarmak ve tedavi etmekle elde edilir ve hastalığın tedavisi ancak bilimin ve tekniğin gösterdiği bir şekilde yapılacak olursa hasta iyileşir. Yoksa bilimden ve teknikten başka bir tedavinin hiçbir zaman hiçbir hastalığı tedavi edemeyeceği bilinir. Aksine hastalık, müzminleşir ve tedavisi imkansız bir duruma gelir. Bir sosyal toplumun hastalığı ne olabilir? Bilirsiniz ki, bir milleti millet yapan, devlet yapan, ilerleten ve yükselten kuvvetler vardır. Bunlar da fikir kuvvetleri ve sosyal kuvvetler... Bundan dolayı düşünceler; anlamsız, mantıksız, faydasız, belki zararlı birtakım boş sözlerle dolu olursa, o düşünceler, hastalıklıdır. Aynı şekilde sosyal hayat, akıl ve mantıktan, insanlıktan, her türlü anlamdan uzak, faydasız ve zararlı birtakım inanışlar ve geleneklerle dolu olursa, felce uğrar. Bundan dolayı tedavisi için ilk önce fikir ve sosyal bilim kuvvetlerinin kaynaklarını temizlemekten işe başlamak gerekir. Memleketi ve milleti kurtarmak isteyenler için yurtseverlik, iyi niyet, gayret, fedakarlık çok gerekli olan özelliklerdendir. Fakat, bayanlar ve baylar! Bir sosyal toplumdaki hastalığı görmek, onu tedavi etmek, sosyal toplumu çağın gereklerine göre ilerletebilmek ve yükseltebilmek için bu özellikler, hiçbir zaman yeterli gelmez; bu özelliklerin yanında bilim ve teknik gerekir. Bilim ve teknik girişimlerinin çalışma yeri ise okuldur. Bundan dolayı okul gerekir. Onun için okul adını, hep beraber saygı ile, yüceltme ile, söyleyelim: Okul! (Alkışlar... Hazır olanlar dahi ''Okul! ''diye tekrarladılar.) Okul genç beyinlere, insanlığa saygıyı, millet ve memlekete sevgiyi, özgür yaşamayı, onuru, bağımsızlığı öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman, onu kurtarabilmek için izlenmesi uygun olan en güvenli yolu belletir... Memleket ve milleti kurtarmaya çalışanların, aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer çalışkan bilgin olmaları gerekir. Bunu da sağlayacak yine okuldur. Ancak bu şekilde her türlü girişimlerin mantıklı sonuçlara ulaşması mümkün olur. (Alkışlar) Bayanlar, Baylar! Memleketimizin en bayındır, en hoş, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı yenen zaferin, sırrı nerededir, bilir misiniz? Orduların sevk ve idaresinde, bilim ve teknik kurallarını yol gösterici almaktadır! Milletimizi yetiştirmekte, milletimizi yetiştirmek için kaynak olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında aynı yolu takip edeceğiz. Evet her konuda, milletimizin siyasi, sosyal hayatında; milletimizin fikri eğitiminde de, yol göstericimiz bilim ve teknik olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği bilim ve teknik sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı, ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün güzellikleri ile gelişir. (Alkışlar) Bayanlar, Baylar! Memleketimiz içinde medeni düşüncelerin, çağdaş ilerlemelerin bir an yitirmeksizin yayılması ve gelişmesi gerekir. Bunun için bütün bilim ve teknik adamlarının bu konuda çalışmayı bir namus gereği bilmesi gerekir. Öğretmen bayanlarımız, öğretmen baylarımız, şairlerimiz, edebiyatçılarımız, yazarlarımız sürekli olarak millete bu felâket günlerini ve onun gerçek sebeplerini açık ve kesin olarak söyleyecekler, anlatacaklar, bu kara günlerin dönmemesi için dünya yüzünde medeni ve çağdaş bir Türkiye?nin varlığını tanımak istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklar. Bayanlar, Baylar! Görülüyor ki, bugün hepimizin en önemli ve en verimli görevimiz Millî eğitim işleridir. Millî eğitim işlerinde kesinlik1e başarılı olmak gerekir ve olacağız. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur. Bu başarının sağlanması için hepimizin tek vücut ve tek düşünce olarak esaslı bir program üzerinde çalışması gerekir. Bence bu programın esaslı noktaları ikidir. 1. Sosyal hayatımızın ihtiyaçlarına uygun olması. 2. Çağın gereklerine uygun düşmesidir. Kuşku yok ki bugün bütün dünyaya gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız... Aksine ilerlemiş, medenileşmiş bir millet olarak uygarlık alanının üzerinde yaşayacağız.. Bu hayat ancak bilim ve teknik ile olur. Bu bilim ve teknik nerede ise oradan bulup alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. Bilim ve teknik için kayıt ve şart yoktur. Dinimiz, bu yüce emri kapsadığı içindir ki, en mükemmel dindir. Dinimiz bilimi ve tekniği putperest memleketlerde arattırır. Ta Çin'de bile arattırır. Bu gerçekleri bütün milletin bilmesi gerekir. Hiçbir mantıklı delile dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç, çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede kayıtları ve şartları aşamayan milletler, hayatı akla ve gerçeklere uygun düşünemezler; hayat felsefesini geniş açıdan gören mi1letlerin egemenliği ve esareti altına girmeye mahkûmdurlar. Öğretmen Bayanlar, Öğretmen Baylar! Bütün bu gerçeklerin milletçe iyi anlaşılabilmesi ve iyi benimsenebilmesi için her şeyden önce bilgisizliği yok etmek gerekir. Bundan dolayı Millî eğitim programımızın, Millî eğitim politikamızın temel taşı, bilgisizliğin yok edilmesidir. Bu yok edilmedikçe, yerimizdeyiz.. Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir. Bir yandan genel olan bilgisizliği yok etmeye çalışmakla beraber, diğer yandan sosyal hayatta bizzat etken, faydalı ve verimli elemanlar yetiştirmek gerekir. Bu da ilk ve orta öğretimin uygulamalı bir şekilde olması ile mümkündür... Ancak bu sayede sosyal toplumlar iş adamlarına, sanatkârlarına sahip olur. Elbette millî dehamızı geliştirecek, kültürlerimizi layık olduğu dereceye çıkarmak için yüksek meslek elemanları da yetiştireceğiz. Kız çocuklarımızı da aynı öğretim derecelerinden geçirerek yetiştireceğiz. Bayanlar, Baylar! Kesinlikle bilmeliyiz ki iki parça halinde yaşayan milletler, çok zayıftır, hastadır. (Alkışlar) Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı her ne olursa olsun, onlara her şeyden önce esaslı olarak şunları öğreteceğiz: 1. Birincisi Milliyetine, 2. İkincisi Türkiye Devleti?ne, 3. Üçüncüsü Türkiye Büyük Millet Meclisine ve Hükümetine düşman olanlarla mücadele etmek gereği. Fertleri, bu mücadele sebepleri ve araçları ile donanmış olmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. Mücadele, mücadele gerektirir. Bayanlar, Baylar! İtiraf edelim ki, biz üç buçuk yıl öncesine kadar toplum hâlinde yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi idare ediyorlardı. Dünya bizi, bizi temsil edenlere göre tanıyordu. Üç buçuk yıldır tamamen millet olarak yaşıyoruz. Bunun maddi ve en belirgin tanığı, hükümet şeklimiz ve hükümet niteliğimizdir ki onu Kanun, "'Büyük Millet Meclisi" diye adlandırdı. (Alkışlar) Bütün dünya bir an tereddüt etmesin ki Türkiye Devleti'nin tek ve gerçek temsilcisi, yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Alçak çıkarları için ve kendilerini korumak kaygısı ile milletin ve memleketin bağımsızlığını düşmanlara teslim etmede kötülük görmeyen, bağımsızlığımızı yok etme şartlarını kapsayan "Sevr" Antlaşmasını kabul eden hükmedenlerin, sultanların, padişahların menkıbelerini, bu gasp edenlerin zorbalık1arını, Türk milleti artık, ancak ve yalnız tarihte okur. (Şiddetli alkışlar) Öğretmen Bayanlar ve Baylar! Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız ortam hazırladı. Ordularımızın zaferini siz tamamlayacaksınız. Gerçek zaferi siz kazanacak ve devam ettireceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. Ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, bütün varlığımızla sizi takip edeceğiz. Ve eğer kültür yolunda herhangi bir engelle karşılaşırsanız, sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız; bütün varlığımızla sizin düşüncelerinizi ileri yürüteceğiz! Size, son bir söz söyleyeyim! Sizin değerli bir topluluk halinde Bursa' ya gelmeniz, yalnız Bursa?yı değil, bütün Anadolu?daki kardeşlerinizi memnun etti ve İstanbul?dan getirdiğiniz selamları bütün millete bildireceğiz. Ben de sizden rica edeceğim ki benim ve arkadaşlarımın ve bütün Anadolu'nun selam ve saygılarımızı İstanbul?da bulunan ve henüz baskıdan kurtulmayan kardeşlerimize bildiriniz . Hiçbir sebep ve kuvvet, onları bu durumda bırakamaz. İstanbul?un geleceği, İstanbul?da yaşayan temiz Türklerin kalp ve vicdanlarındaki istek gibi belirecektir. (Arif Hikmet, Bursa Seyahati, Mekatibi İbtidaiye Muallimleri Cemiyeti Neşriyatı, İstanbul, 1923, ss.l6 19; İkdam Gazetesi, Sayı:9202, 30 Ekim 1922, s.1; Vakit Gazetesi, Sayı:1753, 30 Ekim 1922, s.1; Renin (Tanin) Gazetesi, On beşinci Sene, No: 16, 29 Ekim 1922, s.1; heri Gazetesi, Sayı: 1701, 30 Ekim 1922, s.2; Ahmet Bekir Palazoğlu, Başöğretmen Atatürk 1, 1991, ss.7781) Ana Sayfa | Ana Sınıfı | İlköğretim | Lise | İnsan Kaynakları | İletişim Copyright ©2005 IKEM COLLEGE - Design By İskenderun Ajans Sayın baylar, sizi, günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş bir çağın öyküsüdür. Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım. Baylar, bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım. Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uygarlığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum. Ey Türk gençliği ! Birinci ödevin ; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır . Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli güven kaynağındır. Gelecekte de, yurt içinde ve dışında, seni bu kaynaktan yoksun etmek isteyen kötücüller bulunacaktır . Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; ödeve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz olabilir. Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar , bütün dünyada benzeri görülmedik bir utku kazanmış olabilirler. Zorla ve aldatıcı düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemilikleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine düşman girmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, yurdunda, iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde olabilirler. Üstelik, hainlik de yapabilirler . Daha kötüsü, iş başında bulunan kişiler, kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların siyasal erekleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir. Ey Türk geleceğinin gençliği! İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır ! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soylu kanda vardır! M.K.ATATÜRK Söylev'den, 20 Ekim 1927 Türk Milleti! Kurtuluş savaşına başladığımızın 15'inci yılındayız. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun! Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim. Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkara ne yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır. Büyük Türk Milleti, On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş doğacaktır. Türk Milleti! Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türküm diyene! Ankara, 29 Ekim 1933 *** - amasyalılar! padişah ve hükümet, itilâf devletlerinin elinde esirdir. memleket elden gitmek üzeredir. bu kötü vaziyete çare bulmak için sizlerle işbirliği yapmaya geldim. amasyalılar! düşmanlarımızın samsun?dan yapacakları herhangi bir çıkartma hareketine karşı, ayaklarımıza çarıklarımızı çekecek, dağlara çekilecek, vatanımızı en son kıyasına kadar müdafaa edeceğiz... amasyalılar! hep birlikte yemin edelim ki...Kalıcı Bağlantı
çözülmeler
Tarihçe I- ECZACILIĞIN KÖKENLERİ Tıp ve eczacılığın kökenleri hakkında elimizde hiç bir kesin bilgi bulunmamaktadır.Tarihten önceki dönemlerde yaşamış olan topluluklardan kalan bazı kalıntılar ve bilhassa zamanımızda yaşayan bazı ilkel toplulukların yaşayış ve davranışlarından yararlanarak bazı sonuçlara varmakta isek de, bunların ne ölçüde doğru olduğunu saptamak olanağına sahip değiliz.. Belkide ilk insanlar bizim tahminlerimizden çok başka bir yaşayış şekline sahiptiler.Bununla beraber hastalığın en az insanlık kadar eski olduğunu kabul etmekte hiç bir sakınca bulunmamaktadır. Bazı hayvan kemik fosillerinden görülen belirtilere göre, hastalıklar ve hastalık amilleri insandan önce dünyada bulunuyordu. Bu nedenle çok eski çağlarda da, insanların hastalıklar ile savaşta bazı yöntemlerinin bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bu dönemlerde de bazı şahısların diğerlerini iyi etmek için gayret sarfettikleri düşünülebilir. Bu ilk iyileştiricilerin ^^ Büyücü ^^ ( Afsuncu ) ler olduğu sanılmaktadır.Bunlar, hasta kişiyi iyileştirmek için yanlız ^^ Büyü ^^ ( sihir ) den yararlanıyorlardı, ve hiç bir maddi ( İlaç ) kullanmıyorlardı. Bu nedenle bu ilkel dönemlerde, eczacı veya ezcacılıktan söz edilemez. İlaçlar ile ilgili en eski bilgiler milattan 3000 yıl kadar önce yazıldığı saptanmış olan Sümer tabletlerinde bulunur. Daha sonraları, Mısır Papirüslerinde, Çin, Hint, Arap ve Acem yazmalarında bu konuda geniş bilgi vardır. II- ESKİÇAĞ'DA ECZACILIK Diğer alanlarda olduğu gibi eczacılık sanatının da uygar insanlığın beşiği olan , yakın doğu, ( Mezapotamya, Anadolu ve Mısır ) da doğduğu kabul edilmektedir. Eski çağda ilaçların genellikle bitkisel kökenli droglardan hazırlanması nedeniyle, bu dönemde eczacılık ^^ Drogları tanıma ve bunlardan basit yöntemlerle , ilaç hazırlama ^^ düzeyinde bulunuyordu. III- ORTAÇAĞ'DA ECZACILIK Avrupanın tam bir cehalet dönemi yaşadığı bu çağda, islam ülkeleri Eskiçağ uygarlığı dönemi bilginlerinin eserlerini koruma, kendi dillerine çevirme ve bunları anlama işlemlerini büyük bir başarı ile yapmışlar ve bilhassa anatomi, botanik, kimya, ve eczacılık alanlarında önemli ilerlemeleri gerçekleştirmişlerdir. A- AVRUPA Bu dönemde herşey gibi hekimlik ve eczacılıkta bir kargaşa ve gerileme içinde idi. Ortaçağda kiliselerde meydana gelen ( Manastır Tababeti ) eczacılığın yapıldığı ve ilerletildiği yegane kurum olmuştur. Manastırların bahçelerinde tıbbi bitkiler yetiştirilmiş, droglar elde edilmiş, ve hekim rahipler ilaçlar hazırlamışlardır. Bu dönemlerde hekimler hastanın kullanacağı ilaçlarıda hazırlamakla beraber, ilaçlarında hazırlandığı drogları ( kök ve otları ) toplama işini çok önceleri terketmişlerdir. Bu gibi bitkisel drogları toplayıp, kurutup, tam veya toz edilmiş halde satan bir esnaf gurubunun daha Romalılar döneminde ortaya çıktığını görüyoruz. ^^ Rhizotome^^ veya ^^Herbarii^^ denilen bu esnaf bitkileri toplar, kurutur, drogları hazırlar, ve satışa arz ederdi. Bu esnaf osmanlı döneminde ^^ Kökçü ^^ olarak tanınan esnaf karşılığıdır. Bunların yanında ^^ Pigmentarii ^^ veya ^^ Seplasiarii ^^ denilen diğer bir esnaf gurubu daha bulunuyordu. Bunlar kendi ülkelerinde elde edilen drogların yanında, dış ülkelerden gelen drog ve baharatları da dükkanlarıda satıyorlardı. Bu gurup Osmanlı İmparatorluğunda ^^ Aktar ^^ lara karşılık olan esnaftır. Roma İmparatorluğu döneminde yukarıda sayılan drog satıcısı esnaf yanında bir de ^^ pharmacopoles ^^ denilen esnaf gurubu meydana gelmiştir. Bunlar ilkel maddelerden ilaç hazırlayıp hastalara verirlerdi. Bu esnaf, dükkan sahipleri ( Sellularii ) veya geziciler ( circulatores ) olmak üzere ikiye ayrılıyordu. İkinci gurubun dükkanı yoktu, sokak sokak gezerek, bu günkü seyyar satıcılar gibi hazırladıkları ilaçları gezerek satarlardı. Altıncı yüzyıldan itibaren hekimler ilaç hazırlama görevlerini hemen hemen terketmişlerdir. Bu dönemde hekimler reçete yazmaya, ve pigmentariuslarda reçeteye göre ilaç hazırlamaya başlamışlardır. Yani artık hekimler ilaç hazırlama sorumluluğunu bırakmışlar ve o zamana kadar yanlız ilaç ilkel maddesi drogları satan kişiler reçete doğrultusunda ilaç hazırlama işini de almışlardır. Bununla beraber bu ayrılık çok yavaş gerçekleşmiş, hekimlik ve eczacılığın birbirinden tam olarak ayrılması için yüzyıllar geçmesi gerekmiştir. İlk hastalık iyileştiricilerin ilaç kullanmaya başlamaları ile eczacılık mesleği doğmuş olmakla beraber, aynı şahsın hem hekimlik ve hem de ilaç hazırlama işlemlerini yapması nedeniyle bu iki mesleğin ayrılması çok uzun zaman almıştır. Hekimlerin ilaç yapımını terketmelerinden bir süre sonra, bir çok esnaf gurubu ilaç hazırlama işini üstlenmiş ise de bu işi de zamanla bilhassa ( Apothicaire ) denilen esnaf gurubu üzerine almıştır. Bunlar ilaçları hekimin reçetesine uygun olarak hazırlar ve hastalara verirlerdi. Bu nedenle bu zümre basit bir tacir değil bir sanat erbabı olarak kabul edilirdi. Alman imparatoru Friedrich II. ( 1211- 1250 ) nin 1230- 1240 yıllarında yayınladığı emirnamelerin eczacılık mesleği yönünden büyük bir önemi vardır. Bu emirnameler ile eczacılık mesleği, tıp mesleğinden belirgin bir şekilde ayrılmıştır. Paris Belediye reislerinden Etienne Boileau'nun 1268 yılında yayınladığı ( Livre des Metiers) meslekler kitabında Apothicaire'ler bağımsız bir meslek olarak gösterilmektedir. B- BİZANS Hıristiyan imanına dayanan Bizans tababeti dünyadan ümidini kesmiş, hasta, günahkar ve talihsizlere hitap eden dogmatik bir tababet idi. Hastalık ve ölüm genellikle tanrı işi kabul edilirdi. Allah yapacağını bilirdi. Ölüm saçmışsa demekki istediği öyle idi. Kul buna karşı gelme cesaretini nasıl gösterebilirdi ? Bu nedenle bu dönemde hastalığın seyrini tetkik etmeye ve ilaçlara önem verilmiyordu. C- İSLAM Bu devirde Bağdat'taki ilk halifelerin himayesi altında, Hippocrate, Galen, Dioscorides, ve diğer önemli tıp üstatlarının eserleri, grekçe asıllarından veya süryaniceden arapçaya çevrilmiştir.Bu çeviriler sayesinde asılları kaybolmuş olan bir çok Grek ve Roma eseri zamanımıza kadar gelebilmiştir. Müslümanlar tarafından ilk hastane El- velid bin Abdülmelik tarafından 706 yılında Dimaşk ( Şam) da kurulmuştur. Sonradan Mısır, Suriye, Irak ve Anadoluda bir çok hastane yapılıp çalışmaya açılmıştır. Bütün bu hastanelerin kurulma ve işletilmelerinin başlıca nedeni, fakir ve kimsesizleri, tıbbi imkanlara kavuşturmaktır. Bunlar aynı zamanda iç hastalıkları ve göz hastalıkları hekimleri, cerrah ve eczacıların çalıştığı birer tıp merkezleridir. Zamanla bu konuda öğretim de yapan müesseseler haline gelmişlerdir. Lokman Hekim, İslam aleminde, eczacıların piri sayılamktadır.İslam talabetinin ilerlemesinde Türk kökenli hekimlerin ( ibn- sina , Razi gibi ) de büyük katkıları olmuştur. ZAMANIN BAZI ALİMLERİ Dinaveri ( Dinavari )- Abu hanife Ahmed bin Davud ( 820 - 895 ) Dinaver İranda doğmuş, Basra, Küfe, ve İsfahan şehirlerinde yaşanmış ansiklopedik bir alimdir. Din, dil, astronomi, matematik ve botanik ile ilgili 20 den fazla eseri vardır. Abu Reyhan Biruni ( 973- 1051 )Hive Türkmenistanda doğup Gaznede ölmüş olan bir tabii ilimler bilginidir. 100 den fazla eseri bulunmaktadır. İbn Sina, Abu Ali (980- 1037 ) Buharalı büyük alim, filozof ve hekimdir. Batı aleminde Avicenna olarak tanınmaktadır. Al- Gafiki, Abu Cafer Ahmed bin Muhammed ( Ölümü - 1165 ) Devrinin en büyük eczacı ve nebatatçısıdır. IV. - XIX YÜZYILLARDA AVRUPADA ECZACILIK V- XVI. yüzyılda başlayan Rönesans ( yeniden doğuş ) hareketi, XVI. Yüzyılda bütün Avrupayı sarmış, ve her alanda olduğu gibi tıp ve eczacılık alanlarındada büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Eczacılık tıptan tamamen ayrılmış, tıbbın metodlarını terkederek kimya alanındaki çalışmalara yönelmiştir. Bu dönemde yalnız eczacılık sertifikasına sahip olanların eczane açabileceği, ilacın yalnız eczacı tarafından yapılabileceği, eczane işletmesinin yalnız eczacıya ait olduğu, hastanelerin yalnız hastanede yatan hastalara ilaç verecek eczaneler açabileceği gibi, bu günde geçerliliğini koruyan prensipler kabul edilmiştir. Diğer mesleklerde olduğu gibi, başlangıçta eczacılık mesleği de tamamen pratik olarak öğreniliyordu. Yani mesleği öğrenmek isteyenler bir ustanın yanına çırak olarak giriyor, uzun yıllar süren çıraklık döneminden sonra, kalfa ve nihayet bir pratik imtahandan geçirilerek usta ( Osmanlılar döneminde bu şahıslara eczacı ustası ismi veriliyordu. ) ünvanını alıyor ve eczane açma hakkını kazanıyordu. Avrupa ülkelerinde XVI. - XVIII. Yüzyıllarda çıraklık 14- 16 yaşlarında başlar ve 4- 10 yıl sürerdi. Eczacı çoğalmasını ve buna bağlı olarak rekabeti önlemek için, ustaların genellikle bir tek çırak almasına izin verilirdi. Bu nedenle mesleği öğrenmek için yanına çırak girilecek bir eczacı ustası bulmak pek kolay değildi. Çırak olarak genellikle zengin ailelerin ( çıraklık ücretini ustaya kolaylıkla ödeyebilmesi için ) hekim veya eczacıların çocukları veya bunların akrabalarının çocukları kabul edilirdi. Çırağın ayrıca, reçeteleri okuyup anlayabilecek kadar Latince bilmesi ve bundan başka dindar olması istenirdi. Genellikle 3-4 yıl içinde çırak kalfa unvanını alırdı. Bu dönemde kalfa ustasının gözetiminde çalışsa da, ustaya yardımcı olur ve bu nedenle ustadan küçük bir ücret alırdı. Kalfalık dönemi genellikle 6 yıldı. Çıraklık döneminin sonunda, ustasından başarı sertifikasını almış olanlar, şehrin tanınmış eczacıları ve Tıp fakültesinin bazı öğretim üyelerinden oluşan bir jüri karşısında, bir sınava alınırdı. İmtihan teorik ( reçete okuma, latince, ilaç hazırlama tekniği ) ve pratik ( tıbbi bitkileri ve drogları tanıma ) olarak yapılırdı. Bu imtihanları kazananlar, jüri önünde, yapılması ustalık isteyen bir ilacı hazırlayarak bu alandaki bilgi ve becerilerini gösterirlerdi. Yapılan ilaç ( şaheser ) kabul edildikten sonra, çırak eczacı ustası unvan ve haklarını kazanırdı. XV- TÜRKLERDE ECZACILIK Tıp ve eczacılık tarihi kitaplarında Arap, Çin, Hint ve İran Tababet ve eczacılığı hakkında etraflı bilgiler bulunurken, Türk eczacılığı veya Türk Tababeti hakkında hemen hemen hiçbir bilgi yoktur. Bunun başlıca nedeni bu konuya ait yayın ve materyal noksanlığı ve bu konuya ilgi duyan araştırmacıların azlığıdır. A- ORTA ASYA TÜRKLERİ DÖNEMİ Orta Asya Türklerindeki hekimlik ve eczacılık hakkındaki bilgilerimiz çok azdır.Bu konu ile ilgili en önemli kaynağımız, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi hocalarından merhum Ord. Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat'ın 1930- 1932 yıllarında Berlin de yaptığı yayınlara dayanmaktadır. R.R.Aratın yaptığı çevirilere göre Türk- Uygur döneminde Orta Asyada ki eczacılık hakkındaki bilgilerimizi aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz. 1- İlaç Şekilleri: Merhem, İnfüzyon, Dekoksiyon, Toz, Karışım, Usare, Macun, Hamur, Hap, Pastil, Süpposituvar. 2- İlaç Hazırlama Teknikleri: Ateşe gömerek, kaynatma, kaynatarak köpük elde etme, gölgede kurutma, belli bir miktara kadar uçurma, sıcak külde pişirme, hafif ateşte ısıtma, yanmayı önlemek için sürekli karıştırma, maddeyi yakarak kül elde etmek 3- Aletler: Elek, havan, kaynatma kabı, ateş kabı, ağırlık ölçüleri, bakır kap, kaynatma kabı, süzme kabı, kıyma tahtası, değirmen, kaşık, kevgir, süzgeç, çanak, tava, keten torba 4- Ölçüler: Türk- Uygurlar kendilerine has ağırlık ve hacim ölçülerini kullanıyorlardı. İlaçların alınacak miktarları içinde, kaşık, bıçak ucu, mercimek kadar, büyük bir kap kadar, gibi terimler kullanmışlardır. 5- Droglar: Bunlar bitkisel ( 60 kadar ) hayvansal ( 70 kadar ) ve anorganik ( 10 kadar ) kökenli olmak üzere 3 grup altında toplanmaktadır. Burada dikkati çeken husus hayvansal kökenli drogların bitkisel kökenli olanlarından sayıca fazla olmasıdır. Halbuki aynı dönemde Avrupa ve Doğu ülkelerinde, bitkisel drogların miktarı hayvansal drogların miktarından çok daha fazladır. Bu vesile ile Türk - Uygurların hayvancılıkla olan yakın ilgisi ile açıklanabilir. B- SELÇUKLULAR İLAÇLAR VE ECZACILIK Selçuklular döneminden eczacılık ve kullanılan ilaçlar hakkında bize bilgi veren en önemli eserler El- Biruni ile İbn El-Baytar'ın kitaplarıdır. Biruni'nin kitabının önemi devrinde kullanılan ilaçlar hakkında verdiği bilgiler yanında mesleğinin, etraflı ve gerçek, bir tarifini de vermesidir. İslam dünyasında, haklı olarak Eczacılığın Babası ünvanını almış olan Biruni ( 973- 1051 ) zamanımızdan yaklaşık bin yıl önce eczacıyı aşağıdaki şekilde tarif etmiştir. ' Saydelani veya saydenani ( eczacı ) diye; basit ilaçların ( drogların ) hangi nev'inin iyi olduğunu ve bunlardan hangisinin üstün tutulması ve seçilmesinin gerektiğini öğrenmeyi ve Tıp ilminin tanınmış kişileri tarafından ortaya konulup herkesçe kabul edilmiş bulunan terkipleri, en geçerli metod ve teknikleri kullanarak, en iyi şekilde hazırlamayı kendine san'at edinmiş kişiye derler. ' C- OSMANLILAR İLAÇLAR: Osmanlı İmparatorluğunun ilk dönemlerinde hekimlik yapmak için bir hekimin yanında çalışarak bir şeyler öğrenmeye veya bir Tıp Medresesi' ne devam ederek bir belge almaya ihtiyaç yoktur. ' Mütetabbib ' denilen bazı şahıslar dilediği gibi hasta tedavi ederlerdi. Bunlar ilaç hazırlayıp hastaya verdikleri gibi tılsım ile de uğraşırlardı.Tedavi için hastalara şifa tası ile okunmuş sular içirir veya üzerinde dini yazılar bulunan gömlekleri hastalara giydirerek tedavi etmeye çalışırlardı. Bunların bir kısmı hekimliğin kendilerine babadan kalma bir meslek olduğunu da iddia ederlerdi. Hekimlik veya ilaçlar hakkında hiçbir geçerli bilgisi bulunmayan bu kişilerin hasta tedavi etmesini önlemek amacıyla 1573 yılında Sultan Selim II ( 1524- 1574 ) Hekimlik yapacak kişilerin hekimbaşı tarafından imtihan edilmesi ve imtihanı kazananlara bir belge verilmesine ve ancak belgesi olanların hekimlik yapabilmesine dair bir hüküm çıkartmıştır. Bir çok kişinin, halk sağlığına zarar verebilecek bir biçimde, mütetabbiblik yapmaya devam ettiklerinin görülmesi üzerine Osmanlı Tıp Meclisi toplanarak ' Tababeti Belediye İcrasına Dair Nizamname ' hazırlanmış ve bu tüzük 1861 yılında yürürlüğe girmiştir. Bunlar Osmanlı İmparatorluğunu döneminde Hekimlik ve Eczacılık sanatlarının yürütülmesine dair düzenleyici ilk tüzüklerdir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ilaç, ilkel maddelerin sağlanması ve halk ilaçlarının yapılması işi aktar denilen bir esnaf gurubu tarafından yürütülüyordu. Bunların miktarı 19. yy ortalarında, yalnızca İstanbul'da, 500 civarında idi . Drog ticaretinin merkezi İstanbulda Mısırçarşısı'nda bulunuyordu. Aktar ( Attar ): İlaçların yapılmasında kullanılan bitkisel, hayvansal ve madensel ilkel maddeleri ( drog ) satanlar için kullanılan kelimedir.Bu kelimenin arapçası ( Attar ) Güzel kokular satan kelimesinden geldiği bazı sözcüklerde kayıtlı ise de S. Ünver bunun doğru olmadığını, bu kelimenin akkar kelimesi ile ilgili olduğunu söylemektedir. Bizanslılar Döneminde drog ticaretinin merkezi İstanbul idi. Bu şehirde drog ticareti ile uğraşanlar kokucular ( bunlar koku, boyar madde ve baharat satma hakkına sahiptirler), aktarlar ( eczaneler ), baharatçılar ve kökçüler olarak sınıflandırılıyorlardı. Bunların kar hadleri devlet tarafından saptanıyordu. Saptanan kar miktarı, diğer esnaftan daha yüksekti.Mesela baharatçılara saptanan kar haddi % 16 iken kasap, balıkçı, mezeci ve fırıncılara saptanan kar haddi % 4 idi. Evliya çelebi xvıı. Yüzyılın ortalarında istanbul'da sağlık ile ilgili maddeleri satan dükkanların miktarı hakkında aşağıdaki adetleri vermektedir. Attar: 2000, ilaç suları satan : 500, macuncular: 300, gül sucular: 41, amberciler: 35, buhurcu: 25, ilaç yağları: 8, ayrıca birde ot bulucular esnafı bulunduğunu kaydeder. Mısır çarşısı: İstanbulun Eminönü semtinde bir kapalı çarşıdır. Bu çarşının yerinde Bizanslılar döneminde Makron emvolos adıyla bilinen bir kapalı çarşı bulunuyordu ve semtte yahudiler oturuyordu. Çarşının yapılmasıyla burada oturan Yahudiler buradan Balata nakledilmişlerdir. Çarşı, Yenicami ( valide cami )'nin yapılışı sırasında bu camiiye gelir getirmek amacıyla yapılmıştır. Camiinin yapılışı Sultan Murad III 'ün eşi ( Sultan Mehmed III 'ün Annesi ) Safiye Sultan tarafından başlatılmıştır.İnşaata 10 muharrem 1006 ( 1597 m ) tarihinde Mimar Davut ağa tarafından başlanmış ve uzun bir duraklamadan sonra Sultan Mehmet IV. Ün annesi Hatice Turhan Sultan tarafından Mimar Mustafa ağa'ya tamamlattırılmıştır( 1663- 1664 ). Çarşının hakiki mimarı Mustafa ağadır. Yeni camii külliyesine dahil olan Mısırçarşısı, sonradan ilave olmayıp, camii ile birlikte yapılmıştır. Bina önceleri medrese olarak kullanılmıştır.Burada yaşayan mollaların ayaklanması üzerine çarşıya çevrilmiştir.Mısırçarşısı L biçiminde bir bina olup 6 kapısı vardır. İlk devirde çarşıya Valide Çarşısı veya Yenikapı Çarşısı ismi verilmiş ise de 18.yy ortalarından itibaren Mısırçarşısı ismiyle tanınmıştır. Buna sebep burada satılan drog ve baharatın genellikle Mısır yoluyla gelmekte olmasıdır. Bina çarşı haline getirildikten sonra aktar ve pamukçulara tahsis edilmiştir. 6 kapısından 3 tanesi ( Yenicami, Haseki, Çiçekpazarı ) pamukçulara, 3 tanesi ( Balıkpazarı, Hasırcılar, Ketenciler ) aktarlara ayrılmıştır. Bu dönemde çarşıda bulunan 100 dükkandan 49 u aktarlara geri kalanları ise pamukçu ve yorgancılara verilmiştir. Aktarlara ait olan dükkanlar, iki kısımdan ibaretti. Önde ahşap o,parke halinde satış yapmaya ve drog kaplarını sıralamaya yarayan bölüm, arkada ise depo ve imalathane olarak kullanılan kısım bulunuyordu. Geceleri dükkanların önleri ahşap kepenkler ile kapatılırdı.Dükkanların önlerinde ahşap süslemeler bulunur, droglar ise özel biçimli cam kavanoz, toprak çömlek, tahta veya teneke kutularda saklanırdı. Bazı dükkanların saçaklarında dükkanların kolayca tanınmasını sağlayan bir sembol ( yangın kulesi, küçük bir kayık, devekuşu yumurtası, makas, püskül gibi ) bulunurdu. Bu semboller yardımıyla halk dükkanı kolayca bulabiliyor ve başkalarına tarif edebiliyordu. 2- ECZACILIK VE ECZANELER Anadoluda ilk eczaneler Selçuklu döneminde kurulan hastanelerde açılmıştır. Bunların ilki de Kılıç Arslanın kızı Gevher Nesibe Sultan ın vasiyeti üzerine, 1206 yılında Kayseride yapılmış olan Gevser Nesibe Sultan Şifahanesi'nde bulunmaktadır. Hastane eczanelerinde drog sağlamak ve ilaç hazırlamak işleri ile görevli uzman kişiler bulunuyordu. Hastane vakfiyelerinde bunların isimleri, görevleri, özellikleri ve aldıkları ücretler hakkında bilgiler vardır. Bursa Darülşifası vakfiyesi ( 1400 ) 'nde bu hastanede ilaç hazırlama işleri ile ilgili olarak saydalan , şerbetiyan, uşşaban olmak üzere üç unvan sayılmaktadır. Fatih ( 1470 ), Süleymaniye ( 1555 ) ve Edirne ( 1486 ) Darülşifalarının vakfiyelerinde drogları sağlayan, ilaç ve macunları yapan kişiler için Aşşab, Şerbetçi, Edviyeküp gibi meslek isimleri kayıtlıdır. Bu kişiler genellikle ilaç hazırlamakla görevli iseler de, yaptıkları ilaç şekline veya işe göre, isimleri değişmektedir. Yani ilaç hazırlayan kişiler arasında bir uzmanlaşma bulunmaktadır. Süleymaniye Darüşşifası'nın vakfiyesinde bu hastanede çalışanar arasında Eczacıdan başka Eczacı Kalfası , İlaç Kilarcısı, ve İlaç Vekilharcı gibi ilaçların yapımı, muhafazası ve satın alınması gibi işler ile ilgili kişilere de yer verildiğini görüyoruz. İstanbul'da Avrupadakilerine benzer ilk özel eczanelerin XVIII yüzyılın ortalarında yabancı uyruklu eczacılar tarafından açıldığını ve Kırım savaşı ( 1854 ) sırasında Avrupa devletlerinin orduları ile birlikte İstanbul'a gelen yabancı hekim ve eczacıların etkisi ile sayılarının arttığı sanılmaktadır. Bu tarihlerde İstanbul' da tamamı yabancı uyruklulara ve azınlıktan olan kişilere ait 45 eczane bulunuyordu. Bu eczanelerin çoğu Beyoğlu ( pera ) ve Galata semtlerinde toplanmıştı. İstanbul'da halen çalışmakta olan en eski eczane 1757 ( 1171 hicri ) yılında Bahçekapı semtinde ( Hamidiye cad. no: 32 ) açılmış olan ' İki kapılı eczahane ) dir. Bu eczanenin ilk defa kimin tarafından açıldığı bilinmemektedir.1891 yılında Eczacı Gorgi Tülbentçiyan'a geçmiştir. 1902 yılında ise Batis Gorgi Tülbentçiyan ( 1883 - 1957 ) ( Sivil Tıbbiye Mektebi, Eczacı kısmı 1902 yılı mezunu ) devralmıştır. Bu eczacı , eczanenin 1957 yılına kadar sahibi olmuş ve 1946 yılında Bahçekapıdan Talimhane semtine ( Aydede cad no: 8 ) nakletmiştir. Bu eczacını vefatı üzerine oğlu Jorj Tülbentçi ( İstanbul eczacılık okulu 1953 mezunu ) tarafından yönetilmeye başlanmıştır. İki kapılı eczane bugün Taksim, Talimhane semtinde ( Şehit muhtar cad. no: 13 ) halk sağlığına hizmet etmektedir. Eski döneme ait, isminden başka hemen hemen hiçbir şeye ait değildir. 1850 yıllarından önce İstanbul'da eczacılık genellikle, bir eczane idaresi için gerekli her türlü bilgiden yoksun, pratisyenler tarafından yapılıyordu. Bu tarihlerde Askeri Tıbbiye Mektebinin Eczacı sınıfında diplomalı eczacı yetiştiriliyor ise de, bunlar yalnız ordunun ihtiyacını karşılıyor ve bu nedenle de şehir eczaneleri usta- çırak usulune göre yetişmiş eczacılar tarafından işletiliyordu. 1831 yılında Beyoğlu semtinde çıkan büyük yangında bu bölgede bulunan hemen bütün eczaneler yanmış ve Askeri Tıbbiye Mektebi kimya hocalarından A. Celleja Bey'in Hekimbaşı Behçet Mustafa efendiye ricası üzerine, Beyoğlu ve Galata semtlerinde eczane sayısını 25 olarak saptayan fermanın çıkarılması sağlanmıştır. Bu ferman uyarınca bu bölgede uzun süre eczane miktarı 25 olarak muhafaza edilmiştir. Bu sınırlama sonucu olarak eczane açmak gedik usulü uygulanmaya başlanmıştır. Yani bu bölgede eczane açmak için burada eczanesi olan birisinden veya eczane sahibinin varislerinden eczane açma hakkını satın almak gerekiyor ve Ruhsat devri için bazen çok yüksek fiyatlar isteniyordu. 1852 yılından sonra bu bölgede gedik uygulaması zayıflamış ve sınırlamaya karşın yeni eczanelerin açıldığı görülmüştür. Bu dönemde eczacılık ustası ( Maitres en pharmacie ) miktarı fazlalaşmış ve bu nedenle de bu kişiler eczacılık yanında hekimlik de yapmaya başlamışlardır. Bu dönemlerde eczanelerde gece nöbeti uygulaması henüz uygulanmıyordu, ilaç ve drog fiyatlarıda fevkalade yüksek bulunuyordu. 2 şubat 1861 ( 22 Recep 1277 ) tarihinde yürürlüğe giren ( Belediye ispençiyarlık sanatının icrasına dair nizamname ) ( Reglement sur l'exercice de la pharmacie civile ) ile eczacıların çalışmaları bir nizama sokulmak istenmiş ve bunun için bir çok yeni hüküm ve zorunluluklar getirilmiştir. Bu tüzük ile Eczacılık bağımsız bir sanat ve meslek olarak kabul edilmiş ve eczanelerin Avrupa düzeyinde kurumlar haline getirilmesi ön görülmüştür. Bu dönemde eczaneler, reçete kabul ve ilaç yapım bölümü ( laboratuvar ) olmak üzere iki kısımdan ibarettir. İki bölüm arasında bulunan küçük bir pencere laboratuvar ile giriş kısmı arasındaki ilişkiyi sağlamaktadır. Reçeteler bu küçük pencereden laboratuvara verilir ve yapılmış ilaçlarda yine bu pencereden alınırdı. Droglar özel tahta kutularda veya çekmeceli dolaplarda saklanıyordu. Çekmeceler veya kutuların üzerinde drogların isimleri Latince veya Fransızca olarak yazılırdı. Merhemler ve ya hulasalar özel porselen kaplarda saklanırdı. Bunlar genellikle Fransada yapılmış, silindir biçiminde, üzeri yaldız yazılı ve kapaklı porselen kavanozlardır. Sıvı ilaçlar ve yağlar değişik şekilli cam şişelere konuluyordu. Bunların üzerilerine konulan etiketler genellikle Fransızca yazılmıştır. Her eczanede gram, miligram ve santigrama hassa olmak üzere 3 adet terazi bulunurdu. Kullanılacak maddenin hassasiyetine göre bu terazilerden birinde ölçüm yapılırdı. İlaçlar hazırlandıktan sonra, şekline göre, kutu veya şişeye konulur, ağzı veya kapağı, mühür mumu veya eczanenin özel mühürü ile, mühür bozulmadan açılmayacak şekilde, mühürlenirdi. Bu usul 1940 yıllarına kadar sürdürülmüştür.Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
çözülmeler
İnternette dolaşırken filmlere konu olabilecek bir karatkter buldum. O dönemde NİLİ, Osmanlı Ordusu'nun içinden bilgi toplama güçlüğü çeken İngiliz-yahudi ittifakının kurduğu ve içlerinde fahişe kadınların görev aldığı bir istihbarat örgütüydü. NİLİ, Sarah Aaronson adında bir genç yahudi kadın casus tarafından işletiliyordu ve bazı kaynaklara göre örgütün 400 adet fahişesi vardı. Bunlar Osmanlı Ordusu'nda görevli bazı karaktersiz askerleri ve bazı direnişçi Arap milislerini baştan çıkararak, bunlardan bilgi sızdırıyorlardı. KAYNAK: www.kursadhareketi.comYorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
çözülmeler
Mağaradaki atalarımız ilk insanımsılar Ateşi bulanlar Tekerleği icat edenler ************ 100 bin yıl *********** İnka Aztek Maya Şamanlar *********** 10 bin yıl *********** Mısır Hint Çin Uzakdoğu ********** 5 bin yıl ************ Kafkas Yunan Hellen Paganizm ******** 3 bin yıl **************** Roma İbrani Hristiyanlık Ökültizm ******* 2 bin yıl ************* Ortaçağ İslamiyet Türkler ve Tasavvuf Rönesans - Reform Kıta Avrupa Aydınlanması ******** bin 500 yıl ********* Modern Çağ Bilgi ve akıl Teknoloji Bilim ******* 500 yıl ******* Petrol Altın Borsa ****** 100 yıl ********* ve ABD Emperyalizmi AB, Papalık, İsrail... Karşısında İslamiyet, paganlar, Türkler ve safiyet... Tarihin sonu 50 yıl... Bu mu yani koooskoca insanlık uygarlığının ürettiği değer! Bu bina tamam değil, eksik...Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
çözülmeler
Şehbenderzade'yi kim öldürdü? bu sorunun yanıtını arıyorum... Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi Efendi... Amakı Hayalin yazarı... 1914 - bakırdan zehirlenerek öldüğü söyleniyor. Nette yaptığım araştırmalara göre ölümü muammalı...Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
çözülmeler
'mülkiyet hirsizliktir', Mihail BakuninYorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
çözülmeler
İlk taslak ?Bu şehrin sınırları içinde hiç bir İsrailli zar atamaz.? Osmanlı Devleti Kanunu 1510 - SelanikYorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı