MAKARA (www.makaraci.com)

MAKARA (www.makaraci.com)

HRFKLMCML: Her harf bir kelime, her kelime bir cümle, her cümle bir kitap, her kitap bir insan, her insan bir isim, her isim bir sıfat, her sıfat bir felek, her felek bir alem, her alem bir makara, her makara bir çözülme, her çözülme bir birleşme, her birleşme bir açılım, her açılım kaderdir, kaderimiz özgürlüktür. iste makaranın sırrı... www.makaraci.com

gönlün görüngübilimi

Pazartesi, Nisil 23, 2007
Kategori: tanitlama

bağıntılar

Gönlün Görüngübilimi

Gönül Aşka düşen Tin'dir.

11/4/2007 - Kendi Kültür Hazinemiz Üzerine Özsel Bir Felsefi Bakış?

bağlanmalar

ÖNSÖZE ÖNSÖZ ya da MUKADDİME Çalışmamın başlığına neden "Gönlün Görüngübilimi" adını verdiğime kısaca değindikten sonra içerikle ilgili bir iki noktaya değinmek, ve okuru ilerleyen sayfalarda sıkacağını düşündüğüm dil, kavram, biçem (üslup) ve yargılarım hakkında şimdiden bilgilendirmek, aydınlatmak ve böylece bazı olası yanlış anlamaları da önceden ortadan kaldırmak isterim. Bu yüzden bu önsözün önsözü niteliği taşıyan satırlarımı, kendi yazılı geleneğimizdeki Mukaddime?lere benzetebilirsiniz. Neden Gönül? Çünkü her kültür, belirli bir dünya görüşü olarak yaşama farklı bir açıdan bakışı anlatır. Gönül, bu topraklada üretilmiş bu bakışın en komplike ama aynı ölçüde yaşamsal kavramıdır. Kültür, kendini oluşturan unsurlarla birlikte dinamik bir bütündür; insanın, doğadan belirli bir amaç için koparıp, tekrar ona yansıttığı ve kendini de doğayla birlikte yeni bir şekle taşıdığı tinsel bir tarladır. Bu tarlanın mahsulleri her türlü insansal ürünlerdir ve her üründe kültürün bütünü içerilir. Kültür bu biçimiyle ele alındığında Türkçemizde ekin sözcüğü ile karşılanmıştır. Kültür bir yaşam biçimi olarak her kültürün ortak değerleriyle beslenir. Kolektif insansal değerler, uygarlık denilen büyük binayı oluşturur ya da bu ideal bina içinde kendilerine yer bulurlar. Zamanla evrim geçiren değerler, yeni uygarlık biçimlerini doğurur. Çağdaş uygarlık, önceki uygarlık binaları üzerine yükselen en taze, en dirimsel Tinin Evi?dir. Uygarlığı, mimari bir yapı gibi düşünürsek; projesi, araç ve gereçleri, duvarcı ustaları, işçileri, mühendisleri, temeli, dekoratif unsurları, sahibi, kiracısı ya da misafirleri de kültür ürünlerini içine alan öznel ve nesnel Tin ürünlerine benzetilmelidir. Tarihsel dünya, sonsuz bir gereçtir. Spekülatif kavramının gerçek anlamı bu sonsuz gereçkten üretilen özgür edimlerdir. Peki bu özgür edim bugüne dek neler üretmiştir? Merkezinde emek olan bu insansal edim mitlerden sanata, dinlerden felsefeye, bilimden siyasete, mimariden folklöre bir dizi olgu ve kavram üretmiştir. Bütün bunlar insanın yapıp etmelerinin en özgün ve biricik tarihini oluşturur. Bu tarihi sahnenin dekoratif aksesuvarlarını mitler, estetik yapısını sanat, biçimlerini din, içeriğini bilim oluşturur. Bütün bunlar arasındaki iletişim ise felsefe yoluyla gerçekleşir. Felsefe bu bağlamda "Benin" kendini eksiksiz bilme yolunda dışsallaşmasını anlatan en yüksek görüngüdür. Her kültür bu eksiksiz görüngüye kendinden bir kavram katarak, bireleşen legolar gibi büyük yapı içinde eksiksiz dünya tinini oluştururlar. Bu oluşum kuşkusuz sürüyor. Çünkü tarih, dingin bir durumdan dev dalgalara, dev dagalardan dinginliğe devinen bir okyanus gibidir, bir dalga ultra dengesine yükseldikten sonra bütün dalgalarla uyum içinde diner, ve yerine bir başkası yükselti için zemin bırakır. Bu bağlamda her kültür, bu sahnede kendi özsel rolüyle yer alan ussal bir zemindir, zorunludur. Şimdi, bu bağlamda Çağdaş Uygarlık Evinin bir üyesi olan kendi kültürüme şunları soruyorum: 1. Anadolu Tininin bu sahnedeki özsel ve özgün rolü nedir? Hangi zemini temsil etmekte ve hangi zemin üzerine yükselmektedir? 2. Anadolu?da şekillenen bu zemin (Türk Tasavvuf geleneği) başka zeminlerle ussal bir buluşma gerçekleştirebilir mi? (Ör. Batı"nın, özellikle spekülatif felsefi bakış açısıyla buluşabilir mi?) 3. Anadolu bilgeliği arı kavramsal bir dile taşınıp, Büyük İskender?den beri sorunları savaşarak çözmeyi kendine ilke edinen dünya tini için bir barış ilkesi üretebilir mi? 4. Arı kavramsallığa taşınmış bir tasavvuf/bilgelik dizgesi, bir bilim olarak dünya tarihini yeniden yorumlayabilir mi? 5. Evrensel açık seçikliğe taşınan bilgelik geleneğimizin ürettiği Gönül ve Dost kavramları Çağdaş Uygarlık Tinine yeni bir insan ve dünya paradigması kazandırabilir mi? 6. Kendi kültür hazinemizin içinde yer alan değerler ve yapı öğleri, dünya tarihiyle ussal düzlemde ilişkilendirilerek evrensel insanlık ülküsüne ne katabilir? 7. Son çözümlemede modern çağın baskın politikaları tarafından gözden düşürülmeye çalışılan, insanlığın gerçektan gereknimi duyduğu bir felsefe adına, yaşamın özündeki çatışma ve karşıtlık sorunsalına Gönlün Görüngübilimi yeni bir çözüm getirebilir mi? İşte bu sorulara yanıt bulabilmek için çıktığım düşünsel yolculuğumun ürünlerini değerli usuna ve yüreğine sunmaktan mutluluk duyuyorum. Bu deneme kuşkusuz pek çok eksiklerle doludur ve eleştirilecek çok yönleri vardır, ama felsefe durağan bir etkinlik olmadığından bu da bitmiş ve tamamlanmış bir çalışma değildir. Yedi çalışmamın ilki olan Gönlün Görüngübilimi, tarihsel zeminde tarihin etkin öznesi Tinin, özgür edimselliğinde kendi karşıtıyla (anti-Tini) Andolu?da yüzleşmesini ve bu yüzleşmede kendi aynasından kendine yansıyan yine kendi olan belirişlerini konu alır, Gönül, bu belirişlerden en arı, en yalın, en aşk dolu olumsuz bağıntıdır. Evrensel bir ilkedir ki evrensellik ile doludur ve kendi varlığı, saltık yokluğun en üst bilincidir. Tin bu yokluktan seyreleyen özbilinçtir (İnsan insanın aynasıdır) :.
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/3/2007 - diğer bloglar

bağlanmalar

 

http://blogsme.blogcu.com/2253540/

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/1/2007 - Hirant Dink suikastı

bağlanmalar

 

V for Vendetta'yı izleyenler bilir...

sonunda halk tanımadıkları birinin maskesini giyer ve meydanları doldururlar...

böyle bir görüntü vardı dün...

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/1/2007 - tarih bilinci 1

bağlanmalar

 

tarihsel tinin gölge oyunu

12.01.2007

 

tarihi devindiren siyasal ya da ekonomik ya da ideolojik çatışmalar değil, kökende anlamsal çatışmadır.

 

 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/11/2006 - Avcı

bağlanmalar

"Tarihten öğreniyoruz ki, tarihten hiçbir şey öğrenmiyoruz." HEGEL
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Gönlün Görüngübilimi

13/11/2006 - Türk Aydınlanma Süreci

bağlanmalar

Orta Asya Türkleri İslam Devletileri Selçuklu Osmanlı Nizamülcedid - Yeniçeri ocağının kapatılması Tanzimat - Kapitülasyonlar 1. Meşrutiyet - 2. Meşrutiyet İttihat ve Terakki Jöntürkler - Türkçülük Turancılık= Türk İslam Sentezi Türk Devrimi İlkeler Anayasa Cumhuriyet - Kültür Dil Tarih Sanayi Ekonomi Politika Sanat Türk solu Türk Aydını Laik aydınlar Solcu aydınlar Partizan aydınlar Dinci aydınlar Anadolu Aydınları Tasavvuf Felsefe Bilim Dil Tarih Bilinci Eğitim Üretim Gönül
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/11/2006 - düşünce-olgu-yasa ve özdek

olgudaki ussallık düşüncedir. çekme nesneye içkindir, bu kendi içinde ussal anlamda iki çekmenin birbirini çekmesi ve bu noktada birbiri içine yansıması ve bir itmeye dönüşmesidir ki bu ikisinin birliğinde nesne, özdek olarak belirir. Özdek, itme ile çekminin birliğidir. olgunun süreci ussaldır ve düşünce belirlenimi taşır.
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/11/2006 - VARLIK VE EREK YA DA EREKSEL VARLIK

VARLIK VE EREK YA DA EREKSEL VARLIK Anadoluda Felsefeye Giriş ve Bilincin Biçimlenişinin Deneyimi Temelli Varlığın Son Açılımını Felsefe ve Tasavvuf Yoluyla Kavrama Girişimi 2005 Beyoğlu BAŞLANGIÇ Varlık (Vücud) Üzerine §1 - §19 1. Başlangıç başlangıç değildir. Artık varlık olarak varlığı nasıl bulduğumuz değil, varlıkta ne bulduğumuz önemli bir sorundur. Çanka varlık şu veya bu şekilde çıkarsanabilir, sezilebilir, kavranabilir ve yine evet, her yöntem, varlık algımızı değiştirebilir ama varlık birdir, ve bunun sezgisi ya da akıl yoluyla kavranması arasında fark yoktur. Asıl fark onda ne bulduğumuz ile ilgilidir. 2. İşte yeni çalışmam bu sorunla ilgili. Varlık ve onda bulduklarım. Bu yüzden çalışmamın başlığını haklı olarak Varlık ve Erek koydum. Çünkü Varlık?ta bulduğum aynı zamanda O?nun kendisini sonuçta ne olarak koyacağı ile ilgilidir. 3. İnsan boşluğa bakıp ne düşünebilir, ya da sıfırda kavranacak olan şey nedir? Arı mantıkla bakılırsa, özdeşlikten öte ya da daha iyi bir sonuçla olumsuz özdeşlikten öte bir şey bulamayız, ancak varlığın ne olduğu ile ilgilenmiyorum, onda ne bulduğum ile ilgileniyorum. Öyleyse soru mantığın alanına düşmüyor. Peki neyin alanına düşüyor? Görüngülerin. Ama öyle ki görüngüde olmayan bir kavram varlık, ama onda bildiklarım aynı zamanda varlığın öznelliği, öznellikteki nesnelliği. Yani varlık burada ve şimdi, ben ile, (bu herkes için geçerli), onda bulduğum kendimin şeyleri, ama onda öyle bir şey buluyorum ki bende yok, işte bu şey, heryerdelik, bu bende yok (kimsede yok, eminim), öyleyse varlık, bende olmayan bir şeye sahip. Ve bu şey benim öykündüğüm bir şey. İşte bu yüzden numen/gayb. 4. Erek, numen ile ilgili olmalı. Burada ve şimdi yok, var ama bende değil, onda, ve o bende, ya da ben ondayım, ama burada ve şimdi olarak. Ve o, şimdi tam da önümde bir erek gibi duruyor. 5. Varlık var çünkü var olma durumunda. Her şeyden önce var olma durumu var. Diyelim her şey yoktan var edildi, ama yokluk da bir var olma durumunda, yoksa ondan her-şey yaratıl(a)mazdı. 6. Ne ki ussaldır, o varlıksaldır ve ne ki varlıksaldır o ussaldır. 7. Var olma aynı zamanda bir yok olmadır, çünkü var olma kendinden başka hiçbirşeye iye değildir. Kendi ise bir var olma durumudur. Bu, henüz içi boş bir şeydir, kendi içinde kendi karanlığına gömülen bir durumdadır. Ama var olma da vardır. Kendi içinde kendiyle bir daralma durumundadır, ama bu durum, onun olumsal durumunu ortadan kaldırır. Bu ortadan ?bir anda- kalkış, onun kendi içinde sonsuz yayılmasıdır ki böylece var-yok bir olma durumu edimselleşir, ikisi bir olur. Bu ikili birliktelik, bir birliktir, bir olumsuzluktur. Çünkü varda yok, yokta vardır. 8. Bir şeyi var eden başka bir şey ise o başka bir şeye yöneliriz. Çünkü o bir şeyi var eden nedir diye bakarız ama burada elimizdeki her şeyi var eden bir var olma durumudur. Peki var olma durumunu var eden nedir diye sorduğumuzda, yanıt kendiliğinden gelir, var olma durumunu var eden, bir olma durumudur. 9. Olma, var olmanın ilkidir. Olmada yok, yine bir olma durumudur. Peki olmayı var eden nedir? Olmayı var eden, bulunmadır. Orada bulunma. 10. Orada bulunma dolaysızca bir mekan imler. Ama bu mekan mekansız bir mekandır. Salt bir bulunma olarak, kendisi sonsuz mekan olan bir bulunmadır. Bu bulunmayı var eden ise salt kavramdır. 11. Kavram, nedeni kendinde olandır. Nedeni kendinde olan ise varlıktır ve varlık kavramdır, kendisi olarak kavranadır. 12. Varlık, şimdi burada kavradığım biçimiyle kavranamaz gibi durmaktadır ama bu olumsuz durum tam da onun kavramıdır. Böylece Varlık deyince tüm imgelem durmaktadır. Var olan bir şeyi düşünebiliriz, hayal edebiliriz ama var olmayı düşünemeyiz. Yok olmayı var olmanın yokluğu olarak düşünürüz. Bu da yok olmanın yokluğu olarak bize var olmayı düşünme olanağı tanır. 13. Çünkü aslında ortada bir bir bulunma olarak yokluk vardır. Yokluk vardır diyorum çünkü yokluk olmazsa hiç bir şey yokluktan var olamazdı. Öyleyse yokluk, baştan aşağıya varlık olan bir yokluktur. 14. Sonuçta varlık, bundan bin yıl önce de aynı varlıktı, bugün de, bin yıl sonrada aynı varlıktır, çünk varlık zamansız ve mekansızdır. 15. Şimdi geldiğim notkayı başka bir açıdan ele almalıyım. Varlığın içine gömülmeliyim. Ona dışarıdan bir elma gibi değil, bir solucan gibi içeriden bakmalıyım. 16. Varlık sonsuzdur. Elbette bu önerme çok mantıklı geliyor kulağa, ancak biraz daha derin düşündüğümde mantıksız buluyorum. Çünkü varlık, sonlu. Varlık sonlu, çünkü varlığın sonu yine kendi. Kavram, sonu kendi olan demektir. Öyleyse onun sonsuzluğu, kendinin kendi içine yansımasından dolayıdır. 17. Varlık, dolaylı sonsuzluktur, yani sonludur Ama sonlu demek, bitimli demek değil. Tıpkı elbiseler içinde birini ayırt etmek için ?işte kırmızılı olan? diye bahsettiğimizde olduğu gibi, varlık, işte o sonlu olan dediğimde, bir öz nitelik belirtimş olurum. Elbette varlık sonludur, yoksa sonlu şeyler var olamazdı. Çünkü var olma bir sonluluktur. 18. Buradan şu çıkıyor ki başlangıçta varlık, bir sonluluktur ve onun açılımı sonsuzluktur. Dogmatik bakış açısının tersine sonludan sonsuz doğmuştur, sonsuzdan sonluluk değil. 19. Bu yeni çıkarsama benim için yeterli tanıtlarla doludur. Çünkü sonluluk, özbelirlenimdir. Varlık sonlu ki ondan sonsuz kadar sonlu türer. Kavramı ya da belirli varlığı sonsuz diye tanılarken bile onun salt kavram olduğundan dolayı sonlu olduğunu gözden kaçırdık. Aslında kavram kendinde sonludur ve onun sonsuz olduğunu söylerken bile sonludur. Dinlerde Tanrı?ya töz olarak yüklenen sonsuzluk bile içi boş olarak kalmıştır ve salt bu yüzden dolaysız yazgı anlayışı çözümsüzdür. Çözümsüzlükten çıkış, varoluşta aranmalıdır, sonlulukta. ÇIKIŞ Varoluş (Mevcud) Üzerine §1 - §7 1. Varoluş, varlığın sonsuz yansımasıdır. 2. Sonsuz yansıma, kavramın sonluluk alanıdır. 3. Sonluluk alanı, varlığın sonsuz belirişleridir. 4. Sonsuz beliriş, sonlu kavramlar birliğidir. 5. Sonlu birlik, sonsuz ilişkiler ağıdır. 6. Sonsuz ilişkiler, varlığın son açılımıdır. 7. Son açılımı, varolan varlıktır (adem). BELİRİŞ Varolan Varlık (Adem) Üzerine §1 1. Varolan varlık, varoluşta her varlık belirlenimini varlığın kendisi olarak koyar. Her belirlenim, sonludur, varolan varlık da bir sonludur ve varlık belirlenimleri arasında kendini ayrı bir varlık olarak bulur. Bu bulma durumu, varolan varlığın gerçekliğidir. Varlık, bu gerçeklikten kendini seyreder. Kendini seyreden varlık, varolan belirli varlıktır. Sonsuz kavramlar birliği olarak, sonluluğun sınırıdır. Sonluluğun sınırı, yine kendi olan bir ve aynı varlıktır ancak başlangıçtakinden bir farkla ki, artık dolaylı olarak varlık ve kavram ayrımındadır. Bu ayırım zorunldur, çünkü varlık sonsuzlukta sönmüştür. Bu sönüş ya da son-uç numendir (gayb). AYRILIŞ Numen (Gayb) Üzerine §1 1. Gayb, bilinmeyen olarak çevrilir, aslında bilinmeyen değil, bilinirlik ilkesidir. Şöyle ki evrendeki her şey derken, evren ve her şeyi ayırmış oluruz. Kendimize soralım: Evren ve evrendeki her şey kavram olarak ayrı ama varlıkta olgusal olarak bir olabilirler mi? Hatta varlıkta diye bile ayırmaya gerek var mı? Evren bir kavramdır ve evrendeki her şey demek bu kavramın içine düşer, öyleyse ayırım boş ve anlamsızdır, varlıkta demek de bir o kadar saçmadır. Evren, varoluştaki belirişlerin bir kabı gibi durmaktadır. Bu kab, gayb?dır. Öyleyse gayb, tözdür (cevher). TOPLANIŞ Töz (Cevher) Üzerine §1 1. Cevher, görüngüleri bir arada tutan kavramdır. Sonluluktur. Sonluluk her zaman sağlamdır. Sonsuzluk ise daha parçalınr, dağılır ve çürüktür.
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/11/2006 - Modern Türk Tini

Felsefeye Adanmış Bir Hayat;AZİZ YARDIMLI

-Sevgili Hocam,Yaklaşık 20 yıldır sürdürdüğünüz felsefe çevirileri ve yazılarınız konusunda çeşitli eleştirilerle karşı karşıya kaldınız. Bir yandan yapıcı ve olumlu yanıtlar alırken, öte yandan sert bir kınama ile de karşılaştınız, ve giderek durumu neredeyse kişisel sorunlar olarak yaşadıklarını gösterenler oldu. Felsefenin anadilde yapılması gerektiğini düşünürsek, bu olumsuz tepkinin nedeni ne olabilir?


Ne yazık ki Türk tini henüz felsefesizdir. Bunun anlamı öz-bilincinden, kendi gerçekliğinin bilincinden yoksun olması, henüz dingin kavramsal düşünme açısından yetersiz olmasıdır. Biraz kafa yorarsak, yeni öz-bilincin şimdiki bilinçsizlik karşısında bütünsel bir dönüşüm, tam bir yenilenme ve eskimiş olanın bütünüyle bir yana atılması anlamına geleceğini görebiliriz. Türkiye’de Felsefi sürece baktığımızda, eski olan dönüştürücü değil, ‘kendisi’ dönüşen bir ön-evre değil, aslında bir ‘evre’ bile değil, ama tam bir içeriksizlik, bütünüyle soyut bir hiçlik olduğunu düşünmeden edemeyiz ve üzülürüz. Bu noktadan felsefe ve dil ilişkisine geçersek, yürürlükteki bilinçsizlikte direten bakış açısının kendi anadiline yaklaşımı da tutucu olacak ve dilin ussal estetiğine karşı usdışı estetik-olmayan tepkiler sergileyecektir. Böyle tepkiler sözcüğün anlamıyla ilgili olmadıkları, sözcüğün yanlış olmasına değil ama yalnızca arı olmasına direndikleri ölçüde ister istemez yalnızca yüzeysel olurlar, yalnızca yeni olan karşısında duyulan bir tür şaşkınlığa ve bocalamaya anlatım verirler. Bu düzeye dek zararsız, çünkü etkisizdirler. Ve bu düzeye dek onlarla ilgilenmek bile gereksizdir. Felsefi gelişimde özsel olan Kavramdır, ve düşünen bilinç birkaç yeni sözcük karşısında bir sorun yaşadığı sanısına kapılmaz. Aslında, tam tersine, sözcük Kavramı ne denli doğrudan ve duru bir yolda iletirse, anlama da o denli duru ve doğru olur. Buna karşı yabancı sözcük çoğu kez Anlam ve Kavram arasında bir ayrılık yaratır. Bu durum felsefede yeni olanlar için ciddi sorunun, asıl sorunun kaynağıdır ve bir kural olarak felsefenin bir dil sorunu olarak yaşanmasına, giderek çözümün “felsefe sözlükleri”nde aranmasına götürür. Doğal bilincimiz doğallıkla yabancı sözcüklerin arkasında öcülerin yattığını düşünür; buna karşı arı sözcük düşünceyi böyle semantik kafa karışıklığından kurtarır ve Kavram ile, diyalektik ile ilgilenmeye yöneltir. Ama ister yeni ister eski sözcük kullanılsın, önemli olan Kavramın anlatılmasıdır.

Ek olarak, gerçek ANLAMA dilde gerçek GÜZELLİK ile birlikte gider. Türkçe’nin arılığı ondaki ses uyumunun kendini sergilemesi demektir ve gerçekten de yabancı ve ses-uyumsuz sözcüklerden arınmış bir yazının bir bakıma duyusal bir değeri vardır, kırma bir dil kullanımının ayrımsamadığı, algılamadığı güzel biçim öğesini ışığa çıkarır. Uyum güzel biçimin bir bileşenidir. Arı dile tepkinin her durumda Usa da tepki gösteren bilgisiz görgücü-göreci bakış açılarından geldiğine dikkat edersek, Güzelliğe tepkinin Gerçekliğe tepki ile koşut(paralel) gittiğini kabul etmek zorunda kalırız.


- Öz-Türkçe kullanımına değindikten sonra, insanların felsefeyi anlaşılmaz soyutlamacılık olarak görmelerini, insanların değersizleşmesi mi yoksa felsefenin sözde felsefeciler tarafından değersizleştirilmesi mi olarak görüyorsunuz? Felsefe üzerine ‘boşinançların’ ortadan kaldırılması için neler yapılabilir?


Felsefe kavramı Felesefenin tasarımlarından, onun kötü biçimlerinden ayırdedilmelidir. Heidegger, Hume, Sartre, Derrida, Popper gibi klasik tinden açıkça kopma savındaki düşünürleri Platon, Hegel, Farabi, Parmenides, Descartes, Herakleitos gibi klasik felsefecilerin, kavramsal düşünceye, diyalektiğe bağlı gerçek felsfecilerin yanına koyamayız. Ve eğer modern dönemde felsefenin değersizleşmesinden, saygınlığını yitirmesinden söz edeceksek, bu düşüşü hangi kümeye bağlamamız gerektiği açıktır. Son yüzyılın başat ‘felsefelerinin’ olgucu, görgücü, kuşkucu vb. dizgeler olduklarını göz önüne alırsak, aslında bunları gerçekliği bir dil sorunu olarak gören “anlaşılmaz soyutlamacılık” olarak, giderek değersiz olarak görme tutumuna katılmamız gerekir, ama tek bir noktayı ekleyerek: Bu usdışı çözümlemeler içinde üretildikleri kendileri anlaşılmaz-soyut tinsel ortamların öz-çözümlemeleridirler ve bu anlamda olumsuz bir değerleri vardır. Nihilizm ve pozitivizm birkaç düşünürün buluşu değil, ama modern Batı ekininin kendi durumunun kavramsal bir sergilenişidir. Değerlerini yitirmiş bir tinin öz-bilinci de değersiz olmalıdır.

Boş-felsefeler insanın değersiz, önemsiz, küçük bir varlık olduğunu ileri sürerler, çünkü kendi üretebildikleri ve ulaşabildikleri belirlenimler ile sınırlıdırlar: Kuşkucu bir bilgisizlik, göreli bir moral, ve evrensel güzel biçimin yadsınması. Vakar, onur, güzellik, gerçeklik, özgürlük değerlerine ulaşamayan felsefesiz bilinç bu ‘sözcükleri’ anlamsız bulur. Çünkü insan doğasının böyle özsel değerlerine ulaşmak onları doğrulamakla, onları yaşamakla birdir. Batı genel olarak bu değerlerin karşıtlarını yaşar. Ve bu tinin bir bileşeni olmayı yeğleyen modern düşünce felsefe üzerine doğallıkla yalnızca değersiz, anlamsız “boşinançlar” üretir.


- Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar açısından, Türkiye’de felsefenin şansı nedir? İnsanlara buradan felsefenin amaçları adına ne gibi mesajlar iletebilirsiniz?



Türk tini yerelliğini aşma, gelenekseli terketme sürecindedir. Bunun anlamı bir SANI bilincini yaşıyor olması, bugün doğru dediğini yarın yalanlaması, bugün olduğu şeye yarın sırtını dönmesi, bu süreçte hiçbir zaman sağlam, dayanıklı, gerçek bir zeminde olmamasıdır. Dönüşüm dinginliğin tam yokluğu değil midir? Bu süreçte erek “Batılı” görünüşünü kazanmak, kendini yalancı ölçünlere uyarlayarak bir eşlemin eşlemi olmak değildir. Aslında bu olanaksızdır, çünkü modern Batı tininin özsel belirlenimi olan akademik, etik ve estetik nihilizm (ya da dilersek, pozitivizm) kendi kavramı gereği örnek alınacak ölçünler sağlayamaz, görelidir, değişkendir, tikeldir - saltık, kalıcı, evrensel değil. İnsan doğası ideal olanı hedefler, çünkü bir doğadır, özdür, ve Türk tininin önünde onu usdışı modern belirlenimleri üstlenmeye zorlayacak hiçbir iç ve hiçbir dış etmen yoktur. Bu özgürlük zemininde, Türkiye’de yalnızca felsefenin ve bilimin değil, ama güzel sanatların ve moral ölçünlerin de yükselmeleri ve gelişmeleri salt bir zaman sorunudur. Ve bu sürece girmek için yapılacak tek şey Usun önünü açmak, kendini kendi enerjisini kendi içinden üreten özgür düşüncenin açınımına bırakmaktır: Düşünce kendi doğası gereği Gerçek, İyi ve Güzel olana doğru devimdir. Ve bu değerler evrenseldir, şu ya da bu tikel ekine özgü değildir.


- Felsefe ve popüler ekin(kültür) karşıtlığı sürekli tartışılan bir konudur. Felsefenin dilinin çok ağır olarak kendini halktan bilerek yalıttığı gibi suçlamalar sürekli gündemdir. Sizce gerçek felsefecinin bu konuda alması gereken tavır nedir?


Önemli olan şey bir toplumun kendini gerçek değerlere, ilkelere, ölçünlere doğru eğitmesidir. Ussalcılık usu evrensel bir veri ve iyelik olarak, ve halkı eğitime yetenekli olarak, kendini öz-bilinçli insanlığa yükselmeye yetenekli Tin olarak görür. Us her bir bireyde sonsuz açınıma yetenekli bir gizilliktir. Ama insanın bu sonsuz gelişim yeteneğini yadsıyan pozitivist-nihilist bakış açısı ise halkı eğitilemez ayaktakımı olarak (Voltaire; Aydınlanma), önderlere gereksinen kitleler ve denetlenecek yığınlar olarak (İdeoloji), ve en çılgın nihilistik girişimlerinde üst-insanlara güdümlü bir sürü olarak görür. Buna karşı, klasik felsefenin bakış açısından insanlığın belirlenimi insanın Tarihte yaşadığı sefil sonlu biçimlerin ötesinde ve üstünde, ulusal, etnik, dinsel, sınıfsal vb. ayrımların ötesinde ve üstünde, bu postmodern yalancı, geçici türlülüğün ötesinde ve üstündedir. İnsan gerçeklik, iyilik ve güzellik boyutlarında bilgili, özgür, güzel olma, kendi ile uyumlu olma yeteneğindedir. Bu öznel bir dilek, eğilim, düşlem değil ama insanı ussal bir varlık olarak gören bakış açısının ussal vargısıdır. Ve bildiğimiz gibi, ussal olanın doğası kendini edimselleşmektir. Buna karşı, yine kolayca görüleceği gibi, sonlu göreci bakış açıları insanlık için sürekli bir çatışma, sonu gelmez bir kavga ve giderek savaş durumunun öz-bilincini formüle ederler.

Modernlik kavramı geçiciliği, yiticiliği, sonluluğu vurgular. Bu gerçekten de kendi asıl doğasıdır. Ama evrensel, kalıcı, ussal insan doğası böyle modernlik gibi sonlu belirlenimlere tutsak edilemez. Modernliğe özsel olarak bağlı olan nihilizm açıkça geçiciliğin, hiçliğin bir başka adıdır. İdeal olana, gerçek ve güzel ve iyi olana anlatım veren Klasik Tin salt bu nedenle Modernist tinin tüm saldırısının vurmayı amaçladığı hedeftir.


- Ve son olarak; Türkiye’de felsefenin gelişimi için çaba gösteren biri olarak konu ile ilgili ne gibi önerilerde bulunursunuz?


Felsefede, Güzel Sanatlarda ve Duyunçta tam bir özgürlük olanağı içinde olmalarına karşın, ve tüm bu gerçek insanlık belirlenimlerinde sınırsız bir gelişimin önünde hiçbir engel ile karşılaşmamalarına karşın, Cumhuriyet kuşakları bugüne dek yalnızca bu eşsiz olanağın bilincinden yoksun olduklarını tanıtladılar. Sonuç Sanat, Felsefe ve Duyunç alanlarında tam bir kısırlık, sıradanlık ve giderek yozlaşma oldu. Us böyle düşüklükleri, değersizlikleri kabul edemez, yeter ki kendi öz-bilincini kazanmanın gereğini anlasın ve yerine getirsin. Yerleşik tutucu ekin hiçbir zaman bu özgürleşmeyi durduracak denli güçlü olmadı. Ama Türkiye’de bugün de dinamik bir atılımın yokluğu kendini Dünya Tarihinin geçici herşeyi dönüştüren ussal akışı ile ilişkilendirmedeki yeteneksizliğe, yerellikten, sonlu olandan vazgeçerek kendini Tinin evrensel eğitiminin asıl kaynaklarına bağlamada gösterilen çekingenliğe bağlıdır. Bu açılımın kazanılması için başlıca güç düşüncedir ve Güzellik ve Duyunç (Türe, Özgürlük) boyutlarında da yükselme ilkin düşüncenin kendi özgürlüğünün bilincini kazanmasına bağlıdır. Bunun yolu yalnızca ve yalnızca Felsefeden geçer. Bu güç gerçekte Usun öz-bilincini sergileyen Felsefe Tarihinin kendisidir, kendini orada açındırmış ve edimselleştirmiştir, ve göreli, yerel, sonlu değil, ama saltık, evrensel ve sonsuzdur. Kendimizi gelişmekte olan Dünya Tarihinin akışına bağlayabilmek, bu Tarihte olan biteni ayrımsamakla, anlamakla birdir. Ve anlama özsel olarak usun bir işlevi olduğu için, felsefesiz kalmada diretmek, bugüne dek olduğu gibi anlamama tutumunda diretmek tarih-dışı, gelişim-dışı, önemsiz, ilgisiz bir tin olarak varolmayı sürdürmek olacaktır. Kendi üzerinde kuluçkaya yatmış tanınmayan, sayılmayan bir halk olarak kalmayı sürdürmek olacaktır. Dünya-Tarihsel bir gereksizlik olacaktır.

Aziz Yardımlı,
2004, Ocak
İdea Yayınevi
aziz@ideayayinevi.com
Söyleşiyi Yapan : Felsefeci

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/11/2006 - Ateşbaz

www.biriz.biz/evliyalar adresinden alındı: Ateşbaz, Mevlânâ'nın şiirlerini dilinden düşürmezdi. "Halkı tenvir eden, yol gösteren âlimlerin namazı, beş vakitti. Fakat âşıklar devâmlı namaz içindedir." "Namaz kılarken tâzimsiz ve tertipsiz, kuş gibi başını koyup kaldırma. Yâni, onu yarım yamalak bir erkânla kılma. Namazın mîrâc-ı mümin olduğunu hatırla ve kıldığın namazda bu sırrı bulmaya çalış."
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Kalıcı Bağlantı

Ulus Tini

Çarşamba, Ağustos 20, 2006
Kategori: tanitlama

bağıntılar

Dünya tarihinde dışlanan Türk Tininin haklı yerini gösterebilmek amacıyla bu çalışmama başlıyorum. Dünya tininin analizi tüm dünya tarihinin derinliğinden kendini edimselleştirerek gerçekleştirilmiştir. Bu yüzden ben yeniden o kuyuyu ellerimle kazacak değilim. Ama varolan bu kuyuya belki biraz derinlik katabilirim. Çünkü yok sayılan ya da tarih dışı bırakılan bir ulus bugün toplumsal istencinde özgürlüğünü kanıtlamıştır ve tarihle hesaplaşmasında kendine yönelik haksız sürgünün bilincine vararak karakterindeki bağımsızlık itkisini devindirmektedir. Bu devinim Türk ulusunun devrimleridir. Devrimler bir ulusun istencinin özsel belirlenimleridir. Özsel belirlenim olarak kendi içeriğini belirliyor olmak özgürlüğün ilk kıpısıdır. Bu ilk kıpı ulusta kendini dil olarak gösterir. Ulus, hiç kuşkusuz bir genelemedir ama bu geneleme bir iç soyutlama olarak aynı zamanda bir özbilinç hareketidir.

Kalıcı Bağlantı

Türkiyede Felsefe Geleneği

Cumartesi, Ağustos 16, 2006
Kategori: tanitlama

bağıntılar

Felsefe, Antik İonya?dan Alman İdealizmine kadar olan süreçte tözsel gelişimini tamamlamış, dünya savaşlarının ardından gelişen sanayileşme ve ulusalcılık fikirleriyle sorgulayıcı karakterini kaybetmiştir. Görüngülerin bilimi olarak kabul edilen klasik felsefe yerini görgül bilimlere bırakmıştır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Osmanlı aydınları, Batı aydınlanmasının temelini oluşturan kavramları ödünç alarak sosyoloik, ekonomk ve psikolojik çözümlemelere giderek yeni Türkiye Cumhuriyeti?ne yalnızca çeviriler yoluyla içi boş, dizgesiz kavramlar miras bırakmıştır. Kemalist devrimlerde en çok eleştirilen tarihsel bağların dil devrimiyle kopartılmış olması konusuna bu noktadan bakıldığın da eleştirilmekten öte övgüye layık olduğunu görülecektir. Çünkü içi boşaltılmış, gelenekten yokunlaştırılmış ve dizgesiz bir bilinç-dil diyalekti

Kalıcı Bağlantı

Türk Tininin Tarihle Hesaplaşması Üzerine (İlk) Felsefi Söylem

Cumartesi, Ağustos 16, 2006
Kategori: tanitlama

bağıntılar

Tarihsel hesaplaşma ussal olduğunda edimseldir. Edimsellik ise istencin önünde hazır bulduğu değil tersine iç nesnesi olarak kavrıyor olduğu şeydir, Tindir. Tin kendini istençte duyumsadığı ölçüde özgürdür. Usun tarihle hesaplaşması için özgür olması zorunludur. Kendimize başlangıç olarak alacağımız kavram Nutuk?tur. Nutuk özünde kurgul bir nesnedir ve öznesi zorunlu tarihsel açılımın ereğini oluşturan bir içeriktir. Bu içerik eskilerin dediği gibi içinde birliği kurabilmiş dirimli Tindir.

Kalıcı Bağlantı