Pazartesi, Nisil 23, 2007
bağıntılar
Kasımpaşa Canavarı
bir golem hikayesi
2006, mayıs - İstanbul
Senarist: Kaan Demirdöven
1900lü yılların başında ortaya çıkan seri katil Hrisantos'un hayatını fantastik bir kurguyla kaleme aldığım üçlemenin adı Kasımpaşa Canavarıdır.
Kaan Demirdöven 7 Ocak 1975?te Flensburg?da doğdum. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul?da tamamladım. Küçükken rahmetli amcam Nurettin Demirdöven"in Asimov serisiyle yazın dünyasının büyüsüyle tanıştım. Giderek simgesel anlatım diline ilgim arttı ve bu bağlamda dünya kültürlerinin yer altı kaynaklarına yöneldim. Nihayetinde yer altı kaynaklarının tümünün Anadolu?daki bilgelik okyanusunda birleştiklerini gördüm. Bu okyanus en açık biçimiyle Gönül kavramıydı. Çeşitli felsefe ve kültür dergilerinde Anadolu?da felsefe konulu bir dizi yazılarım yayımlandı: Anadolu'da Felsefeye Giriş, Sohbetin Fenomenolojisi, Anadolu Felsefe Tarihi, Bilincin Biçimlenişinin Deneyimi, Kavram ve Çeviri Sorunu gibi... İstanbul?daki felsefe etkinliklerine katılıp dirimsel felsefenin olanağının farkına vardım. Anadolu tasavvuf geleneği ve felsefe tarihinin önemli eserlerini okudum ve iki dizge arasında çeşitli bağıntıları internette tuttuğum günlüklerde hala yayımlıyorum. Bu bağıntılar beni tasavvufun kavramlarıyla felsefenin kavramlarını buluşturma fikrine taşıdı. Bu bağlamda yaptığım çalışmalar Düşün Taşın (Tin Atelyesi) adını veriyorum. Yüksek kavramların hakim olduğu bu çağda, kendi kültür geleneğimizin dinamikleriyle yoğrulmuş dizgelerin üretilebileceğine ama bunun felsefi bir bakış açısıyla olanaklı olduğuna inanıyorum. Bir yandan da sosyal yaşam devam ediyor. Era Medya?da dergi editörlüğü, Stüdyoimge Yayınevi?nde yayımlanan yeraltı edebiyatı kitaplarına editörlük yapıyorum. İş dışında kalan zamanında Anadolu?da Felsefeye Giriş çalışmalarına ağırlık veriyorum. Hegel?in Tinin Görüngübilimi?nde yaptığı bütünsel-spekülatif kavrayışın benzerini Anadolu?da Tinin İçeriğinin Belirlenmesi, Bilincin Biçimlenişinin Deneyimi ve Ekinsel Töz başlıklı çalışmalarımla denedim. Nihayetinde Gönlün Görüngübilimi ortaya çıktı. 2004 yılında sinema metinlerine -özellikle Hollywood- merak saldım ve ilk senaryomu yazdım. Adı Makara. Senaryo yazımında kendince geliştirdiği Makara tekniğiyle sinemada, izleyici ile ritüelik bir bağ kurup kuramayacağım konusunda hala deneysel çalışmalarım sürüyor. 2005 yılında yazdığım senaryoların sayısı 7?iye yükseldi. Bu arada fikirlerimi nette oluşturduğum blogcu günlüklerinde toplamaya başladım. 2006 yılında ilk kısa filmimi çekip Kanaltürk'e gönderdim. Kendi kişisel projelerimi insanlarla paylaştığım internet sitesi www.makaraci.com aynı yıl devreye girdi. 2007?de blogcu günlüklerimi konulara göre ayırdım (blogsme.blogcu.com). Evliyim ve okuma ve anlama düzeyinde İngilizce dilini bilirim. Halen özel bir reklam ajansında reklam yazarı olarak çalışmaktayım ve Türkiye?deki ulusalcı görüşün Atatürk ilke ve inkilaplarına kendi tasavvufi ve felsefi kaynaklara dönüş yaparak sahip çıkabileceğini konu alan projeler üzerine kafa patlatıyorum. Teknoloji üreten beyindir ama teknolojiyi kullanan Düşüncedir.
kalite seviyesi ile neyi kasttettiğini anlıyorum sanırım: bir sorunsalı yok filmlerimizin... herkes öykü peşinde... halbuki öykü olmak zorunda değil ama olmazsa olmaz olan sorunsaldır. ve o sorunsala bir yanıt! kalite seviyesi deyince sen ben bunu anladım... bir de bu işin sanırım bir matematiği var ve bizim senaristlerimiz genelde siparişle çalıştıkarı için belirli bir tarihe yetiştirmekle mükellefler bu yüzden dikkat et yerli filmlerimizin sonları aceleye gelmiş gibidir. aslına bakarsan Türkiyede senaristlerin çoğu yönetmen ya da edebiyatçı... ya da sinema okumuş... halbuki senarist iyi bir şematikçidir, descartes gibi, kantvari aprirori kavramlara sahip olmalı ama hayalgücü hegelvari spekülatif işlemelidir... duyguları ve replikleri Spinoza gibi işletmeli ve sonunda vakur bir Aristoteles duruşu sergilemeli... platonvari ideyı senaryoya sindirmeli ki karanlık mağaradan duvara yansıyan gölgeleri izleyen bizleri hayalin derinliklerinden geçirip gerçekle buluşturabilmeli... ve marksvari devrimci olmalı... sokratvari ebe yöntemini kullanmalı... bu yüzden çok fazla iyi projeden ziyade çok fikir var ama fikirler asıl sorun bu fikirleri oturtacak yerel zeminden beslenen ve evrensele uzanan dizgemizin olmayışı... bu beni üzüyor...
evet, dul kadın ilginç bir imgedir... hepimiz tanırız o dulkadını, bilinçaltında, bastırılmış bir imgedir... örneğin, Hollywood fahişe imgesine oynar... çünkü maria magdalena var onların blinç altında... bizde de dul kadın olduğuna inanıyorum, çünkü savaşan bir toplumuz asırlardır, çok dul kadınımız olmuş. bu bir tarafa doğanın kendisi de, kültüre göre kıyaslandığında, eşini yitirmiş dul kadın gibidir... doğaya yabancılaşan tin, çarmıha gerilen tin, sürgüne gönderilen tin, kendiyle savaşan tin, aşka düşen tin vs... hep bir şekilde senaryolarımda bu temaları işlerim... bunlar bizde var olan süreçler, her gün sürgün yaşar (evden işe) ve vaadedilmiş toprağa (eve) özlem duyarız... benim için senaryo, bir tür metinlerarası, sembiyotik ilişkilendirme, onunla yaşamın özüne daha çok ulaştığımı düşünüyorum... ve orda bulduklarımı başkalarıyla paylaşma imkanı tanıyor bana.
All the king's men
American Ekspress
Siemens
genç yaşta katil
hafızanın silinmesi
neverland
aşk
ihanet
intikam
kurtuluş
Lucy ve Tiny
"İsa'Nın kanı Ademin günahını temizledi"
akıp giden mineraller besler çevreyi ama biz gürül gürül bir ses duyarız o kadar...
nehirde algılanan akıştır...
Kalıcı Bağlantı
Çarşamba, Ağustos 20, 2006
bağıntılar
Bir koleksiyoncuyla tanıştım. Bir arkadaşım methetti.
Bu koleksiyoncunun diğerlerinden farklı. Koleksiyonunda yer alan parçalar adeta kendi devrindeki ihtişamı üzerinde taşıyor ve adeta diri.
Bunları ne zaman nerede ve nasıl almış bilmiyorum.
Oturma odasında aynalı bir sütun var. Karşısına geçip cebinden çıkardığı dolmakalemin mürekkebinden aynalı sütuna sıçrattığında oturduğu yerde yolculuğa çıktığını söyledi. Pek inanmadım. Sona bileğimi kavradı. Ve diğer eliyle kalemi aynaya doğru salladı. Mürekkep aynaya sıçradı ve birlikte çöle gittik.
Bundan 1400 yıl önceye Arabistan çölüne gittik. Hz Ali'nin kılıcının peşindeydi bu kez. Kılık ve kıyfatimiz çöle ve o döneme hiç uygun değildi.
...
Bu yolculukların süresi yolculukta uykunun gelmesine bağlı, yolculuktaki uykuyla birlikte yolculuk sona eriyor.
Kılıcı buluncaya dek 3 gece hiç uyumadık... Kılıcı bulduğumuz gün Hz Ali'yi suikastten de kurtardık. Sonra uykumuz geldi ve uyuduk.
Uyandığım da koleksiyoncu ve kılıç karşısındadır.
Artık hayat eskisi gibi değildir.
Her şey değişmitir....
Kalıcı Bağlantı
Cumartesi, Ağustos 16, 2006
bağıntılar
MaKaRa
Özet
Hayat uzadıkça aslında anlamsız. Kısaldıkça anlamlı!
Her insan, zaman akıp giderken, onu durdurup geriye sarmanın bir metaforunu "kendince" üretir. Doğanın en yetkin organizasyonu olan beyin bile bunu imgelem yetisiyle yapar. Kimileri farkındadır, kimileriyse değil.
Kahramınımız Raci, zamanla "zamanı geriye sarmanın" farkına varanlardan biri. Her gün aynı saatte, adeta bir ritüel gibi, kültürel belleğinin aynası olarak kurguladığı çalışma masasında hayatın köklerine kavramsal bir yolculuğa çıkar. İlkel bir makaraya şeylerin köklerinden türettiği ipleri sararak hayatın anlamını arar, kökleri araştırır.
Film bu yolculuklardan birini konu alıyor.
Her şey köklerde bir ve aynı şey. Her şey bir ve aynı kökten türetilmiş farklılıklar, ve aslında hayatın uzaması?. Önemli olan onu kısaltmak.
Çünkü hayat kısaldıkça anlamlı!
Bunun içinse hayatın başı ile sonunu bir ip gibi birbirine bağlamak gerekir, bu da iki hayalin evlenmesiyle mümkün. Raci, sonunda bunu başarır.
Jenerik
Yazan ve yöneten: Kaan D.
Sanat yönetmeni: A.F.
Kurgu: Cem Ş.
Makyaj ve ışık: A.F.
Editör: Sabri K.
Oyuncu: Kaan D.
Bu kısacık filmi tarihin ilk makaracasına adıyorum..
Mayıs 2006, İstanbul
Kalıcı Bağlantı
Perşembe, Ağustos 14, 2006
bağıntılar
Bir koleksiyoncu tanıdım. Evi adeta bir müze gibi... Müzenin ne anlama geldiğini ondan öğrendim.
Müze, aslında sanıldığı gibi moseleumdan değil yunan mitolojisindeki ilham perilerinin ismi Müz'den
geliyormuş. Müze, ilham veren yer imiş. O zaman Museleum baınıtısı da ortaya çıkıyor.
Anıt, ölümsüzlüğe katılmış tinsel nesneler Müze...
Ama bu koleksiyoncunun diğerlerinden bir farkı vardı. O bir çeit sihir ya da başka bir güçle zamanda yolculuğa çıkıyor, geçmiştekini şimdiye getiriyordu.
Biriktirdiği canlı tarihti...
Bir gün kendisine böyle yaparak tarihin yazgısını değiştitirp değiştirmediğini sordum. Yanıtı ilginçti:
"Tarihin yazgısı budur."
Bunun yolunu bana öğretmesini istedim. Beni bir sınava tabi tutacağını söyledi, basit bir sınav.
Masanın üzerinde duran bir kalemi bana uzatıp sordu: "Bu nedir?"
Vereceğim yanıtta gizliydi sahip olduğu ilmi öğrenip öğrenemeyeceğim. Bu bir kalemdir dersem eminim kaybedecektim, çünkü onu aptal yerine koymuş olacaktım. Buna alternatif olarak söyleceğim her önerme aslında aptalca olacaktı. O an aklıma geleni söyledim: "Yoka bu o kalem mi?"
İşte bu yanıt o ilmin kapısını bana açan anahtardı.
Şimdi ben de bir koleksiyoncuyum. Ve geçmişe gidip tarihe mal olmuş belgelerin yazıldığı kalemleri
topluyorum.
Fravundan Napolyona binlerce kalem var koleksiyonumda. Ama içlerinden biri var ki bu kalem hiç bir belgeyi imzalamamış olsa da tarihe mal oldu. Bu kalemle öldürüldü biri. Ve onunu ölümü tarihi değiştirdi...
Kalıcı Bağlantı