![]()
![]()
bağıntılar
Vampir
AvamPir
Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
Mesela siz bir kahve fincanına dokunduğunuzda, Einsten bu hareketin diğer güneş sistemleri tarafından algılandığını ifade eder."Aynı şeyi Mevlâna'nın 13. Yüzyılda söylemiş olduğunu hatırlayarak
Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
Türkiye'nin ilk seri katili: Kasımpaşa canavarı
1976 yılında
İstanbul'da pek çok cinayet işlenmiş, özellikle evinde 20 bıçak
darbesiyle öldürülen liseli Handan Otak günlerce konuşulmuştu. Ancak bu
cinayetlerin hiçbiri Kasımpaşa'da
işlenen "seri cinayetler" kadar dehşet yaratmadı. İnşaat işçisi Ali
Bakırca 4 Eylül 1976 gecesi kafası bir demirle parçalanarak
öldürülmüştü. Katil cesedin yüzüne tenekeyle kireç dökmüştü. Ancak bu
sıradan bir cinayet olarak kabul edildi ve kimsenin dikkatini çekmedi.
20 Eylül günü yine Kasımpaşa'da
bir karpuz sergisinde uyumakta olan Osman Periz kafası bir demirle
parçalanarak öldürüldü. İkinci kurbanın kafası parçalandıktan sonra
katil tarafından bir battaniyeye sarılmıştı. Üst üste gelen iki
cinayeti gazeteler "Kasımpaşa'da bir cani dehşet saçıyor" diye duyurdu. Artık bütün İstanbul "Kasımpaşa Canavarı"ndan
söz ediyordu. Katil ikinci cinayetten dokuz gün sonra, güzel bir
sonbahar gecesi yeniden ortaya çıktı. Bir inşaatın gece bekçisi olan
Hasan Kaya'nın kafası yine bir demir çubukla parçalandı. Cinayet artık
gazetelerin manşetlerine tırmanmıştı. Ama küçük bir ipucu bile yoktu...
DÖRDÜNCÜ CESET DENİZDEYDİ
10
Ekim günü öğleye doğru kum iskelesinde, denizdebir ceset bulunması
paniği daha da artırdı. Dördüncü kurban bir aydan beri kayıp olan 20
yaşındaki Veli Özel'di. Kuştepe'de oturan Veli Özel Dolapdere'de bir
düğme atölyesinde işçi olarak çalışıyordu. 7 Eylül sabahı evinde çıkmış
ve bir daha kendisinden haber alınamamıştı. Cesedi tanınmaz haldeydi,
ayrıca boynunda çiviyle açıldığı tahmin edilen iki delik vardı. Birinci
Kısım'ın 35 dedektifi de bu işle uğraşıyordu, ancak hiçbir ipucu elde
edilemedi. Kasımpaşa
Canavar son kez sisli bir gecede, 4 Kasım günü ortaya çıktı. Sabaha
karşı saat üçte Piyalepaşa'da lastiğini değiştirmekle uğraşan taksi
şoförü Zekeriya Galipçi arkasını dönünce elindeki demir çubuğu havaya
kaldırmış bir adamla karşı karşıya kaldı. Saldırganın ilk darbesini
atlatan şoför "Elimdeki projektörü gözlerine tuttum. Mavi gözlerinde
kelimelerle anlatılamayacak pırıltılar vardı. 'Yapma' diye
haykırabildim..." diye anlatıyordu yaşadığını. "Kasımpaşa Canavarı" karanlığa karıştı ve sonrasında onu gören kimse olmadı. Ancak Kasımpaşa Canavarı ününü 80'li yıllara kadar korudu. Türkiye'nin bu meçhul kalan ilk seri katili filmlere, kitaplara ilham verdi...
Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
Kanada'ya yerleştiler. Bayraktaki yaprak İncir ağacı yaprağı.
İennekaandd-
grönland Kaanak üzerinden geçtiler.
Kainstantinapol
Baalkaan
Kaanser
Kaansas
Habil'in kanını içti. Etini yedi. Kemiklerini Kargaları taklit ederek gömdü. Lanetlendi.
Birinin arkasından konuşmak, Gıybet etmek, kardeş eti yemeğe benzer. Gıybet : Kaybet. Kaybolan Et.
Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
Türkçe dilindeki ayırımsızlığa dikkat... İngilizcede Arapçada he she it vardır O için Türkçede tek bir işaret zamiri ile bu ayırımı ortadan kaldırıyoruz.
Düşünün ki bir toplum Çince konuşsun ama Rusça yazsın.. İşte Osmanlıcanın hali.. Halk Türkçe konuşuyordu ama Arap alfabesiyle yazıyorlardı... bir tek gündelik yaşamda kullandıkları sözcükler Farisi ya da Arapçadan devşirilmiş Türkçeleşmiş kelimelerdi..
Ve bir lider düşünün Atatürk dil devrimini kafasında kurguluyor ve hayata geçiriyor.
HERŞEY OLMAK...
Bu nasıl bir şey?
İstanbulu feth ettiğinde sükutu hayale uğramış Fatih. Neden mi çünkü kafasında güzel olduğunu hayal ettiği bir kadının peçesini açıp onun çirkinliği ile karşılaşmış...
Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
12.01.2007
dil oyunları...
zihnin derinlerine yolculuk, Zettel...
Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
Cifr ilmi, harflerin ilmidir. Câfer'i Sâdik'in cifr'i bildigi ve onu söyle tarif ettigi bildirilir: "O, deriden bir kaptir. Onda, peygamberlerin ve israilogullari bilginlerinin bilgisi vardir." (Seyyid Hüseyin Muzaffer, es-Sâdik, 109).Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
S TOP - SEO... - Shapplin Emma Lyrics - Spente Le Stelle Lyrics Quel cuor perdesti Per un miraggio Quel cuor tradisti Odiar di più, non puó ! La mia voce, senti Il suo dolor... o no ? La tua sparí E io, pazza, t'aspetto ! Dimenticar... O non più vivere Ormai, salvo... La notte... la notte... la notte... Ah !... Spente le stelle Col pallido raggio di luna Piange l'amore Che si lancia come l'onda poi se ne va Vuota, la notte E la sua speranza breve Ora sgorga l'amaro pianto Un cuor ferito, disperato passa qua Dunque fuggisti I sogni vuoti Dunque perdersi I brevi vortici Dimenticar ( etc... ) Spente le stelle ( etcKalıcı Bağlantı
bağıntılar
ÇAĞDAŞ TÜRK FELSEFECİLERİNİN TANITIMI PROJESİ Bu proje, bölümümüzde ÖYP araştırma görevlisi olarak görev yapmakta olan Ahmet Eyim ve Güncel Önkal tarafından yapılacak olan çalışma bir Bilimsel Araştırma Projesi (BAP) olarak önerilmektedir. Çalışmanın Gerekçesi: Küreselleşen dünyada ülkelerin teknoloji ve bilime katkılarının yanında yükselen değer olarak felsefeye ve düşünce hayatına katkıları da önem kazanmaktadır. Ülkeler artık sadece ekonomik güçleri ile değil, ürettikleri düşünsel ve sanatsal değerlerle, fikirlerle var olmaktadırlar. Gittikçe önem kazanan kültürel varoluş tanımları, kimlik sorunu sadece siyasal bir problem değil, dünya problemleri karşısında felsefi bir birikimin de ortaya konmasını zorunlu hale getirmektedir. 2004 yılında İstanbul?da düzenlenen 21. Dünya Felsefe Kongresi sadece dünyadaki felsefecilerin İstanbul?da biraraya gelmesi değil, toplumlarda dünya ölçeğinde karşılaşılan problemlerin altında yatan nedenlerin sorgulanması amacına hizmet etmiştir. Türkiye?deki entellektüel iklimin tanıtımına katkısı olduğu kadar, Türkiye?deki felsefecilerin çalışmalarının ulusal düzeyde kaldığının bir göstergesi olmuştur. Evrensel düşünceye yapılan bu katkıların ulusal düzeyden uluslararası düzeye taşınması gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmıştır. Özellikle 11 Eylül olayından sonra, Dünyadaki kültürel mozaiğin farklılıkların çatışmasına değil farklılıkların biraradanlığına dönüştürülebilmesi için, sadece siyasi projelere değil, felsefi, sosyolojik, kültürel, objektif bakış açılarına ihtiyaç duyulmaktadır. Toplumlar diğer toplumlara kendi külterel miraslarını anlatabildikleri ölçüde bu milletlerarası arenada varlıklarını sürdürebileceklerdir. Çağdaş Türk Felsefesi sahip olduğu kültürel birikimi ile eksikliği hissedilen hoşgörü düşüncesinin gelişimi en çok katkıda bulunabilecek konumdadır. Bu nedenlerden ötürü, bu yönde yapılacak tüm çalışmalara ülkemizin ve dünyanın ihtiyacı olduğu bir gerçektir. Çalışmanın Amacı ve Yöntemi: Türk felsefesinin ve Türkiye?deki felsefe çalışmalarının son elli yıllık birikimini ve evrensel düzeyde Felsefe bilimdalına yaptığı katkıların kapsamlı bir çalışmayla aktarılması hedeflenmektedir. Bu çalışma yabancı araştırmacılara da Türkiye?deki çağdaş felsefe çalışmalarının boyutlarını göstermesi açısından önemlidir. 1956 yılından itibaren son elli yılda Türkiye?de felsefe alanında katkılarda bulunmuş, üniversitelerde ilgili alanlarda çalışmalarına devam eden ya da emekli olmuş, profesörlük ünvanını almış akademisyenler çalışmanın kapsamını oluşturmaktadır. Bu nitelikleri taşıyan 70 isim saptanarak, projenin kapsamına alınmıştır. Proje yapılırken izlenecek yol: Çağdaş Türk Felsefecilerine ait olan bibliyografya çalışmasının yapılarak, Türk felsefesine katkılarını örneklemek üzere kendilerine ait birer yayınları derleme kitabına dahil edilmek üzere alınacaktır. Ayrıca yüzyüze görüşme metodu da kullanılarak Türk felsefesini evrensel felsefe içerisinde nasıl gördükleri üzerine saptamaları tartışılacaktır. Seçilen felsefeciler ile gerçekleşecek olan yüzyüze görüşmeler ses bandı ve görüntü kaydı altına alınarak arşivlenecektir. Bu arşiv Türkiye?de felsefe çalışmalarının son dönemine ve boyutlarına da ışık tutacaktır. Bu türden bir arşivin Türkiye çapında herkesin ulaşabileceği bir kaynak haline getirilmesi planlanmaktadır. Arşivin sadece Türkiye?de ulaşılabilir olması değil yurtdışında Türkiye?deki felsefe çalışmalarını öğrenmek isteyen araştırmacılara da kaynaklık etmesi hedeflenmektedir. Bu sebeple çalışmanın özetinin ingilizce de olarak Philosophers? Index?de yayımlanması amaçlanmaktadır. Araştırmanın Zamana Bağlı Çalışma Planı: Proje Mart 2006 tarihinde başlayarak Mart 2007 tarihinde sona erecektir. Mart 2006- Aralık 2006: Karşılıklı görüşmelerin yapılması ile özgeçmiş ve birer yayın örneğinin derlenmesi. Ocak 2007: Kitap redaksiyonu, İngilizce özetlerin yazılması Şubat 2007: Matbaa Süreci Mart 2007: Basılı Yayının Philosopher?s Index için başvurusu ile Projenin tanıtımını kapsayıcı ulusal düzeyde seminer düzenlenmesi. Proje Ekibi: Prof. Dr. Ahmet İnam (Proje Yürütücüsü) Araş. Gör. Ahmet Eyim, Araş. Gör. Güncel Önkal Proje Yürütücüsü Prof. Dr. Ahmet İnam?ın Proje Konusu ile İlgili Yayınları: "Türk Felsefe Düşüncesini Ararken: Bir Felsefeci Patolojisi Denemesi", Yunus Emre'den Atatürk'e Türk Düşüncesinin Gelişimi Semineri, Eskişehir, 5-6 Mayıs 1988. ?Mengüşoğlu'nun Önemi Nedir?", Türkiye Felsefe Kurumu'nun düzenlediği, Felsefe Açısından İnsan ve Ölümünün 10.Yılında Takiyettin Mengüşoğlu Sempozyumu, İstanbul, 21-22 Ekim 1994. "Cumhuriyet Döneminde Felsefenin Serüveni", 5. Türk Kültürü Kongresi, Aralık 2002. "Türk Felsefe Düşüncesinin Saptanabilmesi Için Bir Model Önerisi", Felsefe Dünyası, Sayı 3, Mart 1992, s. 6-10. -- No virus found in this outgoing message. Checked by AVG Free Edition. Version: 7.1.408 / Virus Database: 268.13.4/477 - Release Date: 16.10.2006Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
Ortaöğretim düzeyinde felsefenin bu dönem zarfında işgal ettiği yere bakarsak bu alanda da önemli bazı ilerlemelerden söz etmemiz mümkündür. Osmanlı döneminde özel bir dal olan mantık hariç olmak üzere felsefenin felsefe olarak yüksek öğretim kurumu olan medreselerin öğretim programında yer almadığını biliyoruz. Bunun yanında Cumhuriyet öncesi çağdaşlaşma veya geçiş döneminde batı tarzında açılan yeni okullarda orta öğretim seviyesinde felsefe dersinin olmadığını da biliyoruz. Bu konuda ilk değişikliğin 1914-1917 arasında ortaya çıktığı, bu dönemde yalnız liselerin son sınıf programına "Hikmet-i Bedayi" (estetik) dersinin eklendiği, daha küçük sınıflarda ise "Malumat-ı Ahlakiyye" adı altında kısmen felsefenin bir dalı olarak kabul edilebilecek derslerin okutulduğunu da biliyoruz (H.Z.Ülken, Türkiye?de Çağdaş Düşünceler Tarihi, İkinci Baskı, İstanbul, 1979, sayfa 254). Genç Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu tarihten kısa bir süre sonra yeni Türk insanı, Türk kültürü, çağdaş Türk toplumu ve hayatı için büyük öneminin bilincinde olarak orta öğretim programına zorunlu ders olarak felsefe öğretimini yerleştirmiş, bu dersin okutulması ile ilgili olarak zamanın felsefe birikiminin tümünü öğrenciye kazandırmayı hedefleyen son derece kapsamlı ve hacimli felsefe kitapları yazdırmıştır. Öyle ki bazı ufak tefek zikzaklara rağmen bu dönem boyunca felsefe dersi hiçbir zaman orta öğretim programından kaldırılmamış ve Cumhuriyetçi zihniyetle yetişmiş idare ve eğitim kadroları Kıta Avrupa?sının cumhuriyetçi Fransız eğitim anlayışını benimseyerek orta öğretim düzeyinde gençlerin düşünce ve kişiliklerinin oluşturulmasında felsefe disiplinine özel bir önem vermiştir. IV) Bu son gözlemle bu bildiride ele almak istediğim son konuya geçiyorum. Bu son konuda söylenebilecek her hangi bir sözün, ileri sürülebilecek herhangi bir görüşün tartışmaya daha fazla açık ve bu sözü söyleyen veya bu görüşü ileri sürenin genel dünya görüşü ve sağlıklı bir kültür hayatının nasıl olması gerektiği, felsefeci aydınların bu hayatın oluşturulmasında oynamaları gereken role ilişkin bazı önkabulleri veya değer yargılarına bağlı olduğunu biliyorum. Başka deyişle, bu konu ile ilgili olarak öne sürülebilecek görüşler, yapılacak değerlendirmeler ve getirilecek önerilerin kendileri bizzat felsefi-kültürel bir problemin tanımlanması, değerlendirilmesi ve çözümlenmesine ilişkin felsefi görüşler, değerlendirmeler ve öneriler olmak durumundadırlar. Çağımızda felsefenin rolünü sadece bilimsel önermelerin analizine hasretmek isteyen güçlü bir hareket olmuş olmasına karşılık ortadan kaldırmak ve toplumu ve insan hayatını aklın ışığı altında yeniden düşünmek ve şekillendirme yönünde bir işlev yüklenmeye çalışılmıştır. Felsefenin toplumda, kültürde, insan hayatında rolü ve işlevinin ne olması gerektiği konusunda bütün bu birbirine karşıt görüşler arasında felsefenin rolünün ne olması gerektiğini düşünüyorum ve Cumhuriyet döneminde bu konuyla ilgili olarak önümüze konulan bir hedef olmuş mudur? İkinci sorudan başlayayım: Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucu önderlerinin yeni Türk toplumunda felsefenin ne olmasını, ondan ne tür bir rol oynamasını istedikleri konusunda kapalı-ideolojik bir görüşe ve bu yönde onun için çizdikleri otoriter-güdümlü bir programa sahip olmadıklarını düşünüyorum. 1933 yılında üniversitenin yeniden yapılandırılması konusunda girişilen büyük harekette bile bu yönde kesin bir ipucuna rastlamıyoruz. Darülfünuna yöneltilen eleştirinin ağırlık noktasını genel olarak son on yılda ülkede gerçekleştirilen büyük değişikliklere kayıtsız kaldığı, bu değişiklikleri aktif olarak desteklemek veya kendi yönünden onlara katkıda bulunmak yönünde ciddi bir çaba içinde bulunmadığı hususu vardır. Ama bu genel eleştirinin içinde felsefecilerin inkılapların ideolojisini yaratmak, onlara ideolojik bir temel sağlamak konusunda üzerlerine düşen görevleri yapmadıkları tarzında özel ideolojik bir kınama yapılmamaktadır. Bunu o zaman Türk felsefecisinin ve felsefecilerin içinde bulundukları yetersiz durumla açıklamak mümkün olduğu gibi bizzat Atatürk?ün kendisinin herhangi bir ideolojiden uzak kalma yönündeki bilinçli kararlılığı, herhangi bir ideolojinin devrimleri donduracağı yönündeki bilinen endişesine dayanarak açıklamak mümkündür. Hatta Atatürk?ün kendisinin 1920?lerde gerçekleştirdiği büyük modernleştirici reformlardan sonra 1930?larda C.H.P. programına cumhuriyetçilik, devrimcilik, halkçılık, milliyetçilik, laiklik ve devletçilik gibi altı ilkeyi koydurmasının dahi bu ideoloji karşıtı, pragmatik tutumunda önemli bir değişiklik veya sapmayı meydana getirdiği kanaatinde değilim. Bu ilkelerden ikisinin, yani cumhuriyetçilikle devletçiliğin siyasanın hedefleriyle ilgili olmayıp ancak onun araçlarıyla ilgili olduğunu, geri kalan dört ilkenin birbirleriyle aynı değerde ve aynı planda olmayan ilkeler oldukları, dolayısıyla onların tümünün dört başı mamur bir ideolojinin parçalarını oluşturması mümkün olmayan şeyler olduklarını göz önünde tutarsak Atatürkçülük denen şeyin genel olarak ideolojiden anlaşılan şeyden, örneğin bir marksist veya faşist ideolojiden ne kadar farklı bir şey olduğunu anlayabiliriz. Bu söylediklerimin tarihsel bir olguyla, Atatürkçülüğü bir ideoloji haline getirmek veya ona ideolojik bir temel sağlamak üzere yapılan teşebbüslere, örneğin Atatürk?ün kendi zamanında teşebbüs edilen Kadro hareketine fazla iltifat etmemesi olgusuyla da desteklenebileceğini düşünüyorum. O halde Atatürkçülük bizzat Atatürk?ün kendi zamanında ve kendisi tarafından bir ideoloji olarak düşünülmediği gibi bu dönemin kurucu iradeleri Atatürkçülüğü felsefi-fikri olarak savunmak üzere felsefeye ve filozoflara Cumhuriyet döneminde bir ideoloji oluşturucuları olarak görev vermeyi istememişlerdir. Konuya daha genel bir açıdan, bizzat felsefe ile toplum, felsefe ile ideoloji ilişkileri açılarından bakalım. Platon ve Locke iki büyük siyaset filozofudur. Ancak onların siyaset felsefelerinin birbirine tamamen zıt olduğunu, birincinin demokrasinin ve açık toplumun en büyük düşmanı olmasına karşılık ikincinin liberal veya anayasal demokrasinin en büyük taraflarından biri olduğunu biliyoruz. O halde felsefenin kendisi siyasal bir rejim olarak demokrasinin reddedilmesinde de, savunulmasında da büyük ve meşru bir yol oynayabilir ve oynamıştır. Bir başka alandan, ahlak alanından örnek verelim: Felsefe tarihinde Tanrı kavramının ahlakın varlığı için zorunlu olduğunu düşünen veya savunan filozoflar vardır; bunun tersine olarak onun varlığının ahlakı ortadan kaldırdığı görüşünü felsefi bir biçimde ortaya koymaya çalışan filozoflar vardır. Felsefe bu tezlerin hangisinin arkasında bulunduğu, hangisini desteklediği zaman doğru bir işleve bürünmüş, üzerine düşen doğru rolünü oynamış olacaktır ? Bizim kendi tarihimiz, üzerinde konuştuğumuz Cumhuriyet dönemi ve bu dönemde Türk toplumunu en çok ilgilendiren konuların herhangi biriyle ilgili olarak şu soruyu açık şekilde sorabiliriz: Filozof bu sözünü ettiğimiz dönemde neyi savunmalıydı ve şimdi neyi savunmalıdır: milliyetçiliği mi, yoksa uluslararasıcılığı mı ? Bireyciliği mi, yoksa toplumculuğu mu ? Seçkinliği mi yoksa halkçılığı mı ? Acaba bu sorulara doğru cevap daha çok şu olmak durumunda değil midir ? Filozof için doğru olan, filozofun üzerine düşen görev, herhangi bir şeyi savunmak veya ona karşı çıkmak değildir. Felsefeyi felsefe yapan şey, filozofun niyetleri veya amaçları da değildir; bu niyetler veya amaçları gerçekleştirmeye çalışırken kullandığı yöntem, felsefi denilen düşünme veya akıl yürütme yöntemidir. Bilimsel bir sonucu bilimsel bir sonuç kılan şeyin bilim adamının bu sonuca varmaya çalışırken kullandığı yöntem, bilimsel yöntem olmasına ve bilimsel bir doğrunun bilimsel bir doğru olduğunun gösterilmesi için bilimsel doğrulamaya muhtaç olmamıza karşılık felsefede bununla aynı anlamda felsefi bir "doğru"dan söz etmek mümkün değildir. Felsefi bir görüşün, sonucun, iddianın veya tezin felsefi olarak "doğru", yani başarılı, ikna edici diye nitelendirilmesi için bu sonuca götürücü akıl yürütmenin kendisine bakmamız ve bu akıl yürütmenin "doğru", yani temellendirici, yani söz konusu sonuca sağlam, inandırıcı bir şekilde götürücü olması gerekir. Felsefi yöntemin temelde felsefi düşünme aracılığıyla bazı sonuçlara varmaktan ibaret olduğu, bu süreçte kendisinden hareket ettiğimiz verilerin vardığımız sonuçları akılsal olarak temellendirici veya meşru kılıcı gerekçeler rolünü oynadığı, bu şekilde gerekçelendirilen ve meşrulaştırılabilen her tezin, iddianın felsefi olarak meşru olduğunu göz önünde tutarsak birbirinden tamamen zıt sonuçlara varan filozofların neden ötürü haklı olarak büyük filozoflar olarak adlandırılmaya hak kazandığını anlayabiliriz. Eğer bu söylediklerim doğruysa bir ülkede veya kültürde felsefenin sağlıklı bir şekilde var olması, üzerine düşen görevin sağlıklı bir şekilde yerine getirmesi için esas olarak iki şey gerekli gibi görünmektedir: Felsefeyle uğraşacak, felsefe yapacak kişinin felsefi düşüncesinin kendisinden hareket edeceği, malzemesini kendisinden alacağı sağlam, doğru veya güvenilir bilgiler topluluğu ve bu malzemeden veya bilgiler topluluğundan hareketle yapacağı sağlam, tutarlı, sistemli akıl yürütmeler. Bunlardan birincisi için filozofa gereken yetinin yeterli bir analiz, eleştiri yetisi, ikincisi için filozofun ihtiyaç duyacağı özelliğin doğru akıl yürütme, tutarlı düşünme ve sonuçlara varma özelliği olması gerektiği açıktır. Söz konusu malzemenin alanının son derece geniş olacağı, içine insanın tarihsel, toplumsal, bilimsel, kültürel bütün sağlıklı deneyini alacağı açıktır. Filozof bu deney içinden kendi kişiliğine, duygularına, değerlerine uygun olarak ilgi alanına girecek malzemeyi seçme ve bu malzemeden hareketle felsefi düşünmenin talep ve gerekliliklerine uygun olarak kendi sonuçlarına varma, kendi felsefesini veya dünya görüşünü, sistemini yaratma imkan ve haklarına sahiptir. Böylece bir filozofun kendi çağının ve toplumunun, kendi deneylerinin kendisine sağladığı malzemeden hareket ederek ve felsefi akıl yürütmenin standartlarını yerine getirerek demokrasinin insan doğasına ve toplumun ihtiyaçlarına aykırı siyasal bir rejim olduğu sonucuna varmasına karşılık bir başka filozofun benzeri bir malzemeden hareketle bunun tam tersi bir sonuca varması mümkün ve meşrudur. Onların vardıkları bu zıt sonuçlar ise kendilerinden başka veya kendilerinden sonra gelen filozofların bu kez kendi adlarına irdeleyip eleştirecekleri ve kendi sistemlerini kurmakta kendisinden hareket edecekleri deneyin veya birikimin bir parçasını oluşturacaktır, o kadar. Eğer bu söylediklerim de doğruysa veya filozofların tarih içinde tanıdığımız felsefe yapma, felsefi sistemler oluşturma tarzlarına uygunsa felsefenin bir toplumun siyasi rejimiyle, ekonomik sistemiyle, bu toplumun milli veya bazı kesimlerinin sınıfsal çıkarlarıyla, geleneksel, dini veya ahlaki inançlarıyla doğrudan ilişkisi olan veya olması gereken, bu rejim, sistem, çıkar veya inançları fikri-ideolojik olarak savunma görevi olan bir aklileştirme, bir savunma olmadığı, olmaması gerektiği açık olmalıdır. Bir filozofun bu tür ihtiyaç, ilgi ve kaygılardan olgusal veya nesnel olarak bağımsız olamaması veya bir filozofun görüşlerinin bu tür ihtiyaç, ilgi ve kaygılara olgusal veya nesnel olarak hizmet edip etmemesi başka şeydir; onun değersel olarak bu tür ilgi ve kaygılardan bağımsız olması, bu tür ihtiyaç, ilgi ve kaygıların onun faaliyetinin özünü teşkil eden unsurlar olarak alınmaması gerekliliği başka şeydir. Tartışmamızı asıl konumuz olan Cumhuriyet döneminde yaratılmış olan Türk felsefesinin ve Türk felsefecilerinin yeni Türk toplumu ile, yeni Türk kültürü ile, yeni Türk hayatıyla ilgili olarak yerinin, rolünün ne olduğu, kendisinden beklenen işi veya işlevi başarıp başarmadığı problemi üzerine taşıyıp bu açıdan genel bir değerlendirme yapmak istersek şunu söylemenin doğru olacağı düşüncesindeyim: Eğer Cumhuriyet?in kurucuları kendilerinden sonra gelenlerden gerçekten "fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller" istemişlerse bu görevi yerine getirme konusunda en başarılı faaliyet gösteren gruplardan biri hiç şüphesiz felsefeciler grubu olmuştur ve Cumhuriyet sonrası felsefecileri bu görevi yerine getirme konusunda doğru şeyler yapmışlardır. Onlar Batı ve Doğu tüm insanlık felsefi birikimini bütün farklılığı ve çeşitliliği içinde dilimize kazandırmak için çaba sarf etmişler; geçmişin ve çağımızın büyük filozofları ve felsefe akımları içinde kendi mizaçları, zevkleri, beğenileri veya ilgilerine uygun seçimlerde bulunmuşlar, yurt içinde ve yurt dışında yanlarında eğitim görmüş oldukları, tanıdıkları filozoflar ve felsefe akımlarının doğal olarak temsilcileri ve takipçileri olmuşlar; dünyanın ve kendi ülkelerinin kendi ilgi alanları içine giren sorunları üzerinde mensup oldukları akımların genel yöntem ve eğilimlerine uygun çözümler üretmeye çalışmışlar; bu arada felsefe ile ilgili kendi tarihimizin ve kültürümüzün bir sonucu olarak toplumumuzda geniş halk kitlelerinde mevcut bazı temel yanlış anlamaları ve olumsuz tutumları da ortadan kaldırmak için çaba sarf etmişlerdir. Eğer bu konuda arzu edildiği kadar başarı göstermemişlerse bunun felsefenin sonuçlarının değil felsefe yapmanın kendisinin usul ve yöntemlerinin öğrenilmesinin, örneğin herhangi bir konuda bilimsel bir araştırma veya çalışma yapmanın usul ve yönteminin öğrenilmesi kadar kolay olmayıp son derece zor olmasıyla, bir toplumda filozofun ortaya çıkmasının yine örneğin bir sanatçı veya bilim adamının ortaya çıkmasından çok daha karmaşık bir sürece ihtiyaç göstermesiyle, mensubu olduğumuz kültürün filozof denen özel insan veya aydın tipinin ortaya çıkması için geleneksel bazı engelleri içinde bulundurmasıyla vb. açıklamak daha doğru olacaktır. Buna son on yıllarda ülkemizde bilinen nedenlerle eğitimin, özellikle orta öğretimin amacında ortaya çıkan önemli sapmaları da eklersek yukarıda söz ettiğim "düşüncesi özgür, bilgisi özgür, vicdanı özgür" insan tipinin yaratılmasının ne kadar daha da zorlaştığını anlamamız güç olmayacaktır. O halde ne toplumun ve siyasetin felsefeye direktif vermesini, ne felsefenin topluma ve siyasete mutlak ve tartışılmaz doğrular empoze etmesini bekleme hakkına sahibiz. Toplumumuzda ve milli eğitim, kültür politikamızda felsefeciden talep etmemiz gereken şey, sadece ve sadece onun felsefeci olmasını, gerçek bir felsefeci olmasını istemek olmalıdır. Felsefeciden gerçek bir felsefeci olarak çağımızda genel olarak insanlığı, özel olarak çağdaş Türk insanını meşgul eden siyasi, ekonomik, toplumsal, ahlaki ve dini büyük fikri problemler üzerine eğilmesini, bu problemlerle ilgili olarak, içinde bulunduğumuz noktada insanlığın sahip olduğu zengin ve karmaşık deney ve bilgi birikimini eleştirici aklın analizinden geçirmesini ve bu eleştiri sınavından geçen sağlıklı malzemeden hareketle tutarlı, sistemli, birlikli sistemler, öğretiler, kuramlar oluşturmasını ve böylece akla dayanan bir dünyayı veya dünyaları yaratmasını bekleme hakkına sahibiz. Bu genel değerlendirmemiz dünyanın ve ülkemizin içinde bulunduğu şu noktada Türk felsefecisi ve felsefesine direktifler değil olsa olsa bazı öneriler veya tavsiyelerde bulunma hakkını verebilir. Yeni Türk felsefecisine ve felsefecisine şunları söyleyebiliriz. İçinde yaşadığımız dünya bir bilim ve teknoloji dünyası olması yanında bireyler, haklar dünyasıdır. Bilim ve teknoloji insanlığın şimdiye kadar içinde yaşadığı çerçeve ve koşullardan farklı bir çerçeve ve koşullar yaratmıştır. Bu koşullar insanlık için hem yeni imkanlar getirmekte, hem de içinde yeni ve ölümcül tehditler içermektedir. Öte yandan şimdiye kadar yan yana, ama çoğunlukla birbirlerine düşman, yabancı veya en azından kayıtsız olarak dünya üzerinde yaşayan farklı kültür ve uygarlıklar artık birbirleriyle temas içine girmek ve birbirlerini tanımak, anlamak zorunluluğu ile karşı karşıya gelmişlerdir. Siyasal yöntemlerin her geçen gün daha da artan güçleri devletlerin yetkileriyle bireylerin hakları arasında ciddi gerilimler meydana getirmektedir. Nihayet geçmişte uzun yıllar boyunca insan davranışlarını ve değerlerini başarılı bir şekilde düzenlemiş olan dinsel dünya görüşünün modern çağda ortaya çıkan köklü değişimler sonucu sarsılması insanlığı yeni dünyevi ahlaklar ve değer sistemleri yaratma zorunluluğuyla karşı karşıya getirmektedir. Felsefeci bu yeni dünyada bilim adamına, teknoloğa, sanayiciye, siyaset adamına, hukukçuya, din adamına, moraliste çağın ihtiyaçlarına uygun yeni bir şeyler söyleme imkanı ve göreviyle karşı karşıya bulunduğu gibi bilim adamı, sanayici, siyasetçi, din adamı, hukukçu ve moralist de yeni dönemin ve yeni insanın inşaında felsefe ve felsefeciye olan zorunlu ihtiyacının bilincinde olmalıdır. Bu pratikte orta ve yüksek öğretimde, bu sonuncu içinde özel olarak hukuk, ilahiyat ve siyasal bilimler fakültelerinde, hatta fen, iktisat, idari bilimler, mühendislik fakültelerinde felsefeye olan ilginin arttırılması, bu öğretim kurumlarının programlarında felsefe derslerine daha fazla yer verilmesi veya zaten programlarında var olan felsefe derslerinin göstermelik olmaktan çıkarılması, onlara gerçek bir canlılık ve işlev kazandırılması yönünde somut bir önerim olarak yorumlanabilir. * Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü, İZMİR. -- No virus found in this outgoing message. Checked by AVG Free Edition. Version: 7.1.408 / Virus Database: 268.13.4/477 - Release Date: 16.10.2006Kalıcı Bağlantı