![]()
![]()
bağıntılar
geçen hafta bir gazetede Papa'nın olay getiren cümlesi başka bir ifade ile sunulmuştu: Hz. "Muhammedin kendi dinini kılıçla yayma emrinden başka bana ne yenilik getirdiğini söyleyin" yazıyordu tırnak içine alınmıştı.Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
http://www.mkutup.gov.tr/sinema/starih.html TÜRK SİNEMA (YEŞİL ÇAM) TARİHİ Derleyerek Hazırlayan : Cengiz ASLAN Türkiye?de ilk film gösterimi, Bertrand adlı bir Fransızın II.Abdülhamit zamanında, 1896?da, Saray?da yaptığı gösterimler ile başlamıştır. Daha sonraları Fransız firması Pathe?nin temsilcisi Romanya uyruklu Sigmund Weinberg?in yardımlarıyla Beyoğlu yakınlarında halka film gösterilmiştir. Bu filmler genellikle kısa metrajlı belge ve güldürü filmleriydiler. Weinberg, halkın sinemaya gösterdiği ilgiden dolayı, 1908?de, Türkiye?deki ilk sinema olan Pathe Sineması?nı yaptırmıştır. İlk Türk sinema gösterimi Cevat Boyer ile Murat Bey?in Şehzadebaşı?nda 19 Mart 1908?de başlattığı gösterimdir. Daha sonraları Şakir Seden ile Fuat Uzkinay, Türk sinemasının açılışını 6 Temmuz 1910?da gerçekleştirirler. Birinci Dünya Savaşı?nda yedek subay olan Fuat Uzkinay, 14 Kasım 1914'te Türk sinema tarihinin ilk belgesel filmini çeker. "Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı" adı verilen belgesel film 150 metre uzunluğunda ve İTÜ arşivindedir. Daha sonra, Ordu Sinema Dairesi Başkanlığı'na getirilen Fuat Uzkinay, konulu Türk film çekimlerini de 1918"den sonra yürütmüştür. İstiklal Harbi yıllarında birkaç senaryolu film yapılmışsa da Türk sineması Muhsin Ertuğrul ve Kemal Film ile firmalaşır. Ateşten Gömlek Leblebici Horhor Kız Kulesinde Bir Facia Sözde Kızlar Ankara Postası Karım Beni Aldatırsa Fena Yol Aysel Bataklı Damın Kızı Faruk Kenç ile bilimsel bir tarz geliştiren Türk sineması Yılmaz Ali ve Dertli Pınar filmleri ile yeni bir aşama kaydeder. Baha Gelenbevi?nin "Deniz Kızı" adlı filmi ile Şadan Kamil?in filmleri, Türk Tiyatrosunu sinema ile birleştirir. 1934?ten sonra Vedat Örfi Bengü'nün Mısır'a giderek bu ülke sinemasının ilk örneklerini vermesi, bizde de melodramın yerleşmesinde etkili olmuştur. Türk sinema izleyicisinin beğenisi melodrama dönük olduğundan, yönetmenler de hızla Mısır filmlerinin uyarlamalarını çekmeye başlamışlardır. Muhsin Ertuğrul'un yönettiği "Allah'ın Cenneti" adlı filmi türünün en iyi aşk melodramıdır ve sonraki yıllarda bol bol karşılaşacağımız şarkıcı melodramlarının ilk örneğini oluşturur. 1950'li yıllardan sonra, Türk sinemasında "Tiyatrocular Dönemi" nden kademe kademe "Sinemacılar Dönemi" ne geçiş yaşanmıştır. Bu yıllarda sinemaya toplumsal konuların yanında ağırlıklı olarak melodramlar yer alır. 1960'lı yıllarda sinemaya, melodram formuna bağlı, çocuk kahramanların rol aldığı "Sezercik", "Ömercik", "Ayşecik" filmleri eklenmiştir. Arabesk tarzın temellerinin atıldığı fakirlik, sakatlık, karşılıksız aşklar, kader kurbanları vb. dramatik Türk ekolünü yaratmış ve senaryolar aynı üslup ve konuları yıllarca işlemişlerdir. Kısa zamanda ticari kaygılar sinemasal öğelerin önünü kesmiş, aynı tür filmlerde aynı oyuncular kamera karşısına geçmiştir. Hatta aynı senaryolar, dönemin gözde oyuncularıyla defalarca yinelenmiştir. TÜRK SİNEMASINDA MELODRAMLARDAN SEÇMELER FARUK KENÇ Dertli Pınar - 1943 Hayatımı Mahveden Kadın - 1955 Kaybolan Gençlik - 1955 ÖMER LÜTFİ AKAD Vurun Kahpeye - 1949 Öldüren Şehir - 1954 Kardeş Kurşunu - 1955 Beyaz Mendil - 1955 Meçhul Kadın - 1955 Kalbimin Şarkısı - 1955 Meyhanecinin Kızı - 1958 Yalnızlar Rıhtımı - 1959 Vesikalı Yârim - 1968 Kader Böyle İstedi - 1968 Seninle Ölmek İstiyorum - 1969 Rüya Gibi - 1971 Bir Teselli Ver - 1971 Mahşere Kadar - 1971 Vahşi Çiçek - 1971 Esir Hayat - 1974 MUHSİN ERTUĞRUL İstanbul'da Bir Facia-i Aşk - 1922 İstanbul Sokaklarında - 1931 Aysel Bataklı Damın Kızı - 1934 Allah'ın Cenneti - 1939 Şehvet Kurbanı - 1940 Kahveci Güzeli - 1941 Halıcı Kız - 1953 MUHARREM GÜRSES Zeynep'in Gözyaşları - 1952 İhtiras Kurbanları - 1953 Günah Kadını - 1953 Bir Şoförün Hayatı - 1954 Gülmeyen Yüzler - 1955 Sazlı Damın Kahpesi - 1956 Yayla Güzeli - 1956 Yetimler Ahı - 1956 Günah Köprüsü - 1956 Öldürdüğüm Sevgili - 1956 Yavrularımın Katili - 1957 Allah Korkusu - 1958 Bana Gönül Bağlama - 1958 Yavrum İçin - 1958 Sokak Şarkıcısı - 1959 Şehvet Uçurumu - 1959 Baharın Gülleri Açtı - 1961 Gönlüm Yaralı - 1961 Sokak Kedisi - 1969 METİN ERKSAN Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukes - 1956 Hicran Yarası - 1959 Sevmek Zamanı - 1965 Ölmeyen Aşk - 1966 Ayrılsak da Beraberiz - 1967 Sevenler Ölmez - 1970 Feride - 1971 Hicran - 1971 Makber - 1971 Sensiz Yaşayamam - 1977 MEMDUH ÜN Yetim Yavrular - 1955 Çoban Kızı - 1958 Üç Arkadaş - 1958 Kırık Çanaklar - 1960 Güneş Doğmasın - 1961 Boş Yuva - 1961 Akasyalar Açarken - 1962 Ağaçlar Ayakta Ölür - 1964 Namusum İçin - 1965 Vahşi Sevda - 1966 Son Gece - 1967 Yaprak Dökümü - 1967 İlk ve Son - 1968 Gönülden Yaralılar - 1973 Birtanem - 1977 Cevriyem - 1978 HALİT REFİĞ Yasak Aşk - 1961 Gurbet Kuşları - 1964 Canım Sana Feda - 1965 Kırık Hayatlar - 1965 Aşk Fırtınası - 1972 ERTEM EĞİLMEZ Senede Bir Gün - 1965 Seni Seviyorum - 1966 Seni Bekleyeceğim - 1966 Ölünceye Kadar - 1967 Yaşlı Gözler - 1967 Sevemez Kimse Seni - 1968 Kalbimin Efendisi - 1970 Son Hıçkırık - 1971 Yalancı Yarim - 1973 ERTEM GÖREÇ Kanlı Sevda - 1960 Ayrılan Yollar - 1964 Acı Günler - 1967 Affet Beni - 1967 Düşman Aşıklar - 1967 Kanlı Hayat - 1967 Alnımın Kara Yazısı - 1968 Aşkım Günahımdır - 1968 Sabahsız Geceler - 1968 Son Hatıra - 1968 Son Vurgun - 1968 Şafak Sökmesin - 1968 Sahipsizler - 1974 Sevmek - 1974 Analar Ölmez - 1976 ÜLKÜ ERAKALIN Bütün Suçumuz Sevmek - 1963 Çalınan Aşk - 1963 Gecelerin Kadını - 1964 Gözleri Ömre Bedel - 1964 Dağ Çiçeği - 1965 Dudaktan Kalbe - 1965 Hayatımın Kadını - 1965 Ölüme Kadar - 1965 Veda Busesi - 1965 Yabancı Olduk Şimdi - 1965 Yıldızların Altında - 1965 Ayrılık Şarkısı - 1966 Ömrümce Ağladım - 1967 Kadın Severse - 1968 Ölmüş Bir Kadının Mektupları - 1969 Beklenen Şarkı - 1971 Elbet Bir Gün Buluşacağız - 1973 Silemezler Gönlümden - 1974 Ben Sana Mecburum - 1976 Aldırma Gönül - 1978 TALAT ARTEMEL Sonsuz Acı - 1946 Sönen Rüya - 1948 MEHMET ASLAN Bir Gönül Oyunu - 1965 Şoför Parçası - 1967 Yaralı Kuş - 1967 Agora Meyhanesi - 1968 Bin Defa Ölürüm - 1969 Bir Şarkısın Sen - 1969 Kıskanırım Seni - 1970 Allı Turnam - 1971 Aşka Susayanlar - 1972 Tanrım Beni Baştan Yarat - 1974 Aşk Mahkumları - 1976 CÜNEYT ARKIN Sevgili Oğlum - 1977 Küsküm Çiçek - 1979 Üç Sevgili - 1979 Rüzgâr - 1980 NATUK BAYTAN Aşkların En Güzeli - 1964 Affedilmeyen Günah - 1965 Sırtımdaki Bıçak - 1965 Ömür Boyu - 1969 Acı Yudum - 1972 Yuvasız Kuşlar - 1978 Son Sabah - 1978 VEDAT ÖRFİ BENGÜ Günahım - 1948 Sızlayan Kalp - 1948 Kapanan Gözler - 1950 Allah'tan Bul - 1952 MEHMET DİNLER Aşkınla Divaneyim - 1967 Kara Duvaklı Gelin - 1967 Yarın Çok Geç Olacak - 1967 Ağla Gözlerim - 1968 Sana Dönmeyeceğim - 1969 Sonbahar Rüzgârları - 1969 Tatlı Sevgilim - 1969 Hayatım Senindir - 1971 Solan Bir Yaprak Gibi - 1971 Unutama Beni - 1974 SÜREYYA DURU Aşk ve İntikam - 1965 Sevgim ve Gururum - 1965 Ömrümce Unutamadım - 1971 ORHAN ELMAS Hayatım Sana Feda - 1959 Bir Yaz Yağmuru - 1960 Bir Bahar Akşamı - 1961 Yalnızlar İçin - 1962 İçimdeki Alev - 1966 Adını Anmayacağım - 1971 Yağmur - 1971 Feryat - 1972 Kara Sevda - 1973 Sensiz Yaşanmaz - 1974 Bitmeyen Şarkı - 1976 Aşkın Gözyaşları ? 1978 SIRRI GÜLTEKİN Son Şarkı - 1954 Dertli Gönül - 1957 Son Nefes - 1958 Ağlama Sevgilim - 1962 Aşk Güzeldir - 1962 Fakir Bir Kız Sevdim - 1966 Bir Annenin Gözyaşları - 1967 Yıkılan Gurur - 1967 SEYFİ HAVAERİ Damga - 1948 Gönülden Yaralılar - 1949 Sabahsız Geceler - 1952 Sevda Sahilleri - 1955 Izdırap Kasırgası - 1955 Acı Sevda - 1958 Gönülden Ağlayanlar - 1958 Bir Yavrunun Gözyaşları - 1960 TÜRKER İNANOĞLU Senden Ayrı Yaşayamam - 1960 Şafakta Buluşalım - 1961 Kalp Yarası - 1961 Belki Bir Sabah Geleceksin - 1962 Acı Tesadüf - 1966 Bar Kızı - 1966 Ayrılık Saati - 1967 Arkadaşımın Aşkısın - 1968 Aşka Tövbe - 1968 Benim de Kalbim Var - 1968 Son Mektup - 1969 Fadime Cambazhane Gülü - 1970 REMZİ JÖNTÜRK Göklerdeki Sevgili - 1966 Yaralı Kalp - 1969 SAFA ÖNAL İnleyen Nağmeler - 1969 Ağlayan Melek - 1970 Buğulu Gözler - 1970 Ölünceye Kadar - 1970 Bir Genç Kızın Romanı - 1971 OKSAL PEKMEZOĞLU Aşkım ve Günahım - 1963 Nemli Gözler - 1967 Çingene Güzeli - 1968 Sevilmek İstiyorum - 1973 Sevda Yolcusu - 1973 Arabacının Aşkı - 1976 Beyaz Kuş - 1977 NEVZAT PESEN Aşk Rüzgârı - 1960 Çamsakızı - 1962 İkimize Bir Dünya - 1962 Meyhane Gülü - 1966 DUYGU SAĞIROĞLU Bitmeyen Yol - 1965 Ben Öldükçe Yaşarım - 1966 Her Zaman Kalbimdesin - 1967 Seni Affedemem - 1967 Yanık Kalpler - 1967 HULKİ SANER Sevmek Günah mı? - 1958 Aşk Rüyası - 1959 Gece Kuşu - 1960 Bir Demet Yasemen - 1961 Yavru Kuş - 1961 OSMAN SEDEN İntikam Alevi - 1956 Sönen Yıldız - 1956 Berduş - 1957 Kırık Plak - 1959 Aşktan da Üstün - 1960 İki Aşk Arasında - 1961 Elveda Sevgilim - 1965 Seven Kadın Unutmaz - 1965 Akşam Güneşi - 1966 Çalıkuşu - 1966 Hicran Gecesi - 1968 TÜRK SİNEMASINDA BAZI İLKLER İlk sinema gösterimi Yıldız Sarayı'nda yapıldı. (1896) Sürekli film gösterilen ilk salon Beyoğlu'nda Sigmund Weinberg tarafından Cinema Pathe adıyla açıldı (1908). İlk Türk filmi Fuat Uzkinay tarafından çekilen 'Ayastefonos'daki Rus Abidesinin Yıkılışı' (1914). Afişi basılarak yurdışına satılan ilk Türk filmi Binnaz oldu (1919). İlk konulu Türk filmleri Sedat Simavi tarafından çekilen 'Pençe' ve 'Casus' (1917). İlk özel yapım şirketleri Kemal Film (1922) ve İpek Film (1928). İlk sesli Türk filmi 'İstanbul Sokaklarında' Muhsin Ertuğrul tarafından çekildi (1928). İlk sansür yönetmeliği Mussolini'nin sansür yasasından esinlenerek hazırlandı ve yürürlüğe girdi. (1939). İlk film festivali 'Yerli Film Yapanlar Cemiyeti' tarafından düzenlendi. 'Unutulan Sır' adlı film en iyi film seçildi. En iyi kadın oyuncu ödülünü Nevin Aypar, en iyi erkek oyuncu ödülünü Kadri Erdoğan aldı (1948). Tiyatro etkisinden çıkan ilk film Kanun Namına'yı Ömer Lütfi Akad çekti (1952). İlk renkli Türk filmi Halıcı Kız Muhsin Ertuğrul tarafından çekildi (1953). Aynı zamanda Muhsin Ertuğrul'un çektiği son filmdi. Metin Erksan'ın 'Aşık Veysel'in Hayatı' adlı filmi Sansür Kurulu tarafından yasaklanan ilk film oldu. İlk uluslararası ödülü Metin Erksan'ın yönettiği 'Susuz Yaz' aldı. Film Berlin Film Şenliğinde 'Altın Ayı' büyük ödülünü aldı (1964). Köy hayatını işleyen ilk Türk filmi Beyaz Geceler'i Lütfi Akad çekti (1965). 1970?li yıllardan 1985?li yıllara kadar Türk sineması TV etkisiyle bir kriz dönemine girer ve erotik Türk sineması ile sex furyası dönemi başlar. 1990 ve 2000?li yıllarda ise krizden kurtulma ve gerçek öykülere dayalı realist Türk sinemasına doğru adımlar atılır. Aslında Türk sineması Türk tiyatrosundan doğarak gelişmiş fakat Türk sinema tarzını ve dilini yaratamamıştır. Bir Fransız ve Rus film tarzından bahsedilebilir. Fakat Türk sinema dili ve tarzından şimdilik bahsetmek mümkün değil. Aynı şekilde Türk sinema platformu ve alanlarında da yetersizlik olduğu bir gerçektir. OSMANLICA BAZI SİNEMA DERGİLERİ SİNEMA GAZETESİ SİNEMA POSTASI (LE COURRIER DU CINEMA) SİNEMA YILDIZI OPERA-SİNE (OPERA-CINE) SİNEMA MECMUASI (LE CORURIER DU CINEMA) SİNEMA REHBERİ FİLM MECMUASI (LE FILM) SİNEMA MİHVERİ ARTİSTİK-SİNE (ARTISTIC-CINE) TÜRK SİNEMASI (CINE-TURC) SİNEMATOGRAF CERİDESİ KAYNAKLAR: http://www.sinematurk.com/oduller.php3 http://www.turksinemasi.com/sinema/sinemadonem/1030.html http://www.hayat.s5.com/1030yeni.html http://www.turksinemasi.com/ http://aykatili.sitemynet.com/sinema14.html http://nhoyth.sitemynet.com/ http://www.turksinemasi.com/sinema/sinemadonem/7180.htmlKalıcı Bağlantı
bağıntılar
Ahmet İnam söyleşi giriş: "Köklerimizden ve Türkçeden kaynaklanan bir 'Gönül Felsefesi' yapmak istiyorum. Dolaylı bir biçimde de yapıyorum. Edebiyatı, edebiyatın değişik alanlarını, bilimi, tarihi, sosyal ve tabiat bilimlerini içine alan çok geniş bir dolanma alanımın olduğunu ve bunları ihata edebilecek düşüncelerimin de hayatımdan çıkacağını düşünüyorum. Meydana getirmeyi düşündüğüm felsefe, hayatımdan çıkacak bir felsefe olacak. Ben neye benziyorsam felsefem de biraz ona benzeyecek. Hayatım tamamen ona adanmıştır. Sanıyorum bitiremeyeceğim ama yaşadığım süre içerisinde yaptıklarımla, benden sonra bu yolu takip etmeyi düşünen insanlar olursa onlara birkaç ipucu veren işler gerçekleştirmek istiyorum. Çünkü bu ülkeye, bu kültüre borçluyum ve borcumu da canla başla böyle ödemeye çalışıyorum.Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
internetten alıntı: Gönül Hakkındaki Atasözlerimiz. Gönlün ağzı dili yoktur. Gönlün pasını gözyaşı siler. Gönlün sığdığı yere köy sığar. Gönül taşla kırılmaz, sesle kırılır. Gözle gönül hile götürmez. Gönülsüz yenen aş ya karın ağrıtır ya baş.. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur Göz bir penceredir, gönüle bakar. Göz görmeyince gönül katlanır. Gönül kimi severse, göz daima onu görür. Söz ola gönül aşı, söz ola kestire başı. "Bizim dilde, kanun koyucu ve bilge aynı anlama gelir" Fârâbi Ergenekonun çocukları birbirlerine görünmez bağlarla bağlıdırlar... Nerede bir Türk varsa Öztürkler oradadır... http://www.felsefeturk.com/ Gönül gitmeyen yere, gelin gidilmez. "Bizim dilde, kanun koyucu ve bilge aynı anlama gelir" Fârâbi Ergenekonun çocukları birbirlerine görünmez bağlarla bağlıdırlar... Nerede bir Türk varsa Öztürkler oradadır... Gönül felsefesi diyebileceğimiz tasavvufun büyük üstadı Yunus Emre?nin ise şöyle bir dörtlüğü var bu konuda; "Ak sakallı pir koca, bilemez hali nice. Emek yemesin hacca, bir gönül yıkar ise..."Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
Ahmet İnam söyleşi devam: Aydınlatma görevi müslüman entellektüellere geçti "80"lerden sonra İslâmî entelektüel hareketin önemli ölçüde öne geçtiğini ve Müslüman aydınların aydın olma ve aydınlatma görevini diğerlerine göre daha iyi yaptıklarını açıklıkla söylemek gerek". Batı felsefecilerinden alıntıların dışında yeni bir şey söylemekte zorlanan Türk felsefecileri arasında Gönül Felsefesi tezi ile dikkat çekiyor Ahmet İnam. İlerici-gerici kavramlarının yer değiştirdiğini savunan İnam"a göre, değişemeyen sol ideoloji karşısında Müslüman aydınlar daha sorgulayıcı durarak aydınlatma görevini devralmış bulunuyor. ------------------------------------------------------------------------ Halen Ortadoğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı olan Prof. Dr. Ahmet İnam, İslamiyetin politik ve ticarî bir kavram olarak ortaya atılmasının sorunları tetiklediğini düşünüyor. - Felsefeciler genellikle "akıl" kavramını ön plana çıkarırlar; siz ise ısrarla "gönül felsefesi" diyorsunuz. Nedir bu felsefe? Aydınlanma döneminden bu yana insanın akıllı bir varlık olması öne çıkartılıyor. Oysa insanı tanımlamada gönül felsefesi, akıldan önce gelir. Gönül felsefesi bizim toprağımızın felsefesi olacaktır. Tasavvuf alanında, sanatın birçok alanında gönülleriyle yaşayan insanlar kültürümüzde çoktur. Gönlün Türkçe bir kelime olması ve yüzyıllardan beri kullanılması da çok düşündürücüdür. Aynı zamanda gönül, Batı felsefesindeki birçok soruna ışık tutabilecek bir hazinedir. -Peki gönül nedir? Gönül dört şeydir. Öncelikle bedendir çünkü Anadolu"da midemiz bulandığı zaman gönlümüz bulanıyor, deriz. İkinci olarak gönül duyguları içerir, dolayısıyla kalple çok yakındır, "Gönlüm yaralı, bilmiyorum yar bana ne oldu" diyen bu kültürün insanının gönlü yaralıdır. Fakat bu gönül yarası yeterince trajik bir şekilde yaşanmamıştır. Yaşanmışsa da ifade edilemediği için felsefeye çok büyük bir ateşle gelemiyor. Çünkü biz gönlümüzün yaralı oluşunu mazoşist bir keyifle de yaşıyor olabiliriz. "Benim gibi yaralı bir insan olamaz" deyip tadını çıkarıyoruz ve gönlü yaralı olmanın bir marifet olduğunu düşünüyoruz. Gönül ancak büyük bir çabayla erişilebilecek bir şeydir. Gönül üçüncü olarak akıldır; çünkü biz gönlümüzle düşünürüz. İradedir; gönül rızasıyla bir işi yaparız veya yapmayız. -Gönül sözcüğünün felsefesini anlatıyorsunuz; peki ya akıl? Örneğin Türklerin akıllarını kullanarak bilgi üretemedikleri söylenir hep. Türk toplumu olarak bilime de, sanata ve felsefeye de katkımız oluyor. Ama özgün ve bize özgü yani "özgül" bilgileri henüz yeterince üretemedik. Bunun anlamı şudur: Başka bilgilerin altına gireriz ve dünyanın kaç bucak olduğunu başka kültürler bize öğretir. Türkiye"nin türküye doğru gitmesi lazım, ama biz makinalara, silahlara ve siyasi kavgalara doğru gidiyoruz. Kimse türkü söylemiyor; bizde türkü psikiyatrların tavsiyesiyle canımız sıkıldığı zaman söylenen bir şeydir. Gönül, bizde oluşmadığı ve zenginliğiyle kendini ortaya çıkaramadığı için henüz Türkiye türküsünü yakamamıştır. Türkü söylemeyen bir Türkiye"yi de bütün dünya kolayca yönlendirebilecektir. -Peki, Türkiye"de felsefenin yeri nedir? Bizde felsefe de bir reçete olarak anlaşılıyor. Yani felsefe okuduk mu bütün problemleri çözeceğiz. "Felsefe, gel beni kurtar", böyle bir şey olabilir mi? Bizim insanımız birtakım beleş bilgiler edinmek istiyor. Bir kitap bulayım, bir kere okuyup problemi çözeyim veya şeyh gelsin, derdime çare olsun. Çile çekmeden, yıllarca hücre içinde kendi nefsimizle mücadele etmeden, dergaha kırk yıl odun taşımadan, bu iş gerçekleşebilir mi? -Gönlü, aklı ve felsefesi yeterince oluşmayan bir Türkiye"nin doğum sancısı çektiğini söyleyebilir miyiz? Gönülden bahsettik ama gönül havada bir şey değildir. Gerçekçi yani maddi bir yönü vardır. Birey için bu bedendir, toplumlar içinse sosyo-ekonomik yapıdır. Ekonomik açıdan bu kadar yoksul ve problemli oluşumuz bizi çok zor bir duruma düşürüyor. Borcumuzun faizini öderken bile çok büyük sıkıntılar çekiyoruz. Acı çektiğimiz doğrudur. Birçok problem içerisindeyiz, Avrupa Birliğiyle ilgili, Ortadoğu"daki konumumuzla ilgili. O acıların muhakkak bir doğum yaratıp yaratmayacağı meselesi tartışmalı görünüyor. Bu bir doğum sancısı mıdır, yoksa boş sancılar mıdır? Çektiklerimiz sonunda daha aydınlık ve daha müreffeh bir ortama gelebiliriz. Ama bunun bir garantisinin olduğunu sanmıyorum. Bu acıların birçoğu saçma sapan, irrasyonel olduğu için yaşananların boşuna olma ihtimali de vardır. Aynı zamanda bu sancının bir doğum sancısına dönüştürülebilme imkanı da vardır. Bu bir bilinç meselesidir, gönül meselesidir. Bu ülkenin kendi kültürünü yaşatmak için tutkuyla çalışma meselesidir. Bu büyük bir davadır; biz bu dünyada kendi kültürümüzle ve gönlümüzle var olacağız. Biz Müslüman bir kültürüz ama diğer Müslümanlardan farklıyız. Arap değiliz, İranlı değiliz, Endonezyalı değiliz, dolayısıyla biz kendi içimizde kendi Müslümanlığımız, kendi İslami yorumumuzla var olacağız. Bu sözlerde faşist bir hava da sezilebilir. Gönül mönül lafının arkasında biz üstün ırkız, üstün diniz, üstün kültürüz gibi düşünenler de olabilir. Hiçbir kültürün diğerinden ve insanın diğer bir insandan üstünlüğü yoktur. Ama biz farklıyız ve bu farklılığımızı dünyaya fark ettirecek atılımları henüz yapamadık. Bu farkı fark ettirmek, evrensel kültüre yapılacak büyük bir katkıdır. Belki de Tanrı bizi sınıyor. Bir sürü çileyi ve acıyı çekmek zorundayız. Bu kadar ısdırabı göğüsleyen bir toplum da felaha ermeyi hak etmiş olacak zaten. Ama sıkıntıların beleşten, falanca iktidarın gelmesiyle, filanca yasanın çıkmasıyla çözülebileceğini sanmak çok büyük bir gaflettir. -Gönül Felsefesi, İslami tezlerle örtüşüyor. Fakat "İslamcı terörist" tanımı da oldukça yerleşti. Bu bir paradoks değil mi? Müslüman olmak, benim bu kültürde yaşayan biri olarak anladığım kadarıyla tahammüllü insan olmaktır, iyimser insan olmaktır. Gaflet asla Müslümanın vasıflarından biri olmamalıdır. Sadece Müslüman bir anneden doğdum diye Allah"ın hep yanımda olmasını istemek Allah"tan çok fazla torpil istemem oluyor. Bugün ben Türkiye Müslümanlarının bir kesiminin -ki yakından tanıdığım insanlar da buna dahil- İslamiyet"i çok içten yaşadıklarına inanıyorum. İslamiyetin yaşadığı en büyük tepki İslamın bugün maddi bir ideolojiye dönüşmekte oluşudur. Müslümanlar giderek kendi inançlarını bile çıkar konusu haline getirmeye başlıyor. Duyulması gereken manevi zenginliğin hiçbirini duyamazken, İslamiyet sadece politik ve ticari bir kavganın sloganı ve bayrağıymış gibi ortaya atılıyor ki bu çok büyük bir tehlikedir. Ahmet Yesevi, Yunus Emre ve Türkçe yazmamış olsa da Mevlânâ çizgisinde düşündüğünüzde bu topraklar belki bütün dünya insanlarına çok güzel mesajlar verecektir. Öte tarafta insanımızın inanılmaz pragmacı bir yanı da var. Her şeyde muhakkak bir sonuç elde etmek gibi pragmatik bir anlayışları olduğundan dinlerini de fazlaca şekilci ve maddi hale getiriyorlar. Halbuki Müslüman mütebessim, sıcak ve sevecen bir insandır. Zor bir mücadeledir ama İslamın asıl mücadelesi kendisinden olmayanları da yaşatma mücadelesidir. Patlayan bombalar İslamiyetin güzelliğine konan bir bombadır. -11 Eylül"den sonra dünyada siyasi safların tekrar yapılanması göze çarpıyor. Bu değişimin Türkiye"deki yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, 11 Eylül"den önce Türkiye"de başlamış bir harekettir. Ama 11 Eylül"den sonra da ortaya çıkan şeyler yok değil. Fakat sağ ve sol kavramları, ilerici ve gerici, dindar ve dindar olmayan, laik-laik olmayan, solcu-solcu olmayan gibi kavramlar hızla başka şeylere dönüştü. Bugün bir komünist partisi var mesela; bunun için uzun mücadeleler verilmiş, bir çok insan işkence görüp hapis yatmış ama öylesine bir parti olarak duruyor, çok da fazla bir etkinliğinin olmadığı görülüyor. Bu değişim biraz da kaçınılmaz gibi gözüküyor, mesela 80"den sonra İslami entelektüel hareketin önemli ölçüde öne geçtiğini ve Müslüman aydınların aydın olma ve aydınlatma görevlerini diğerlerine göre daha iyi yaptıklarını açıklıkla söylemek gerek. Daha sorgulayıcı, daha araştırmacı, daha fazla okuyan, daha fazla ilgilenen, daha fazla sentezlere ulaşmaya çalışan insanlar. Bu anlamda, ilerici gerici kavramları da değişti, ama sol aynı oranda kendini yenileyemedi. -Yeni kavramlardan biri de "milliyetçi sol". Bu kavram biraz da sizi anlatıyor. Sol, milliyetçiliğe melez bir çocuk doğurur mu? Solun Türkiye"deki serüveni büyük ölçüde değişmek zorunda. Şu anda yeterince değişmekte olduğunu söyleyemem çünkü hâlâ çok eski kafalı insanlar var, onların içerisinde bazı ayıklamalara gerek var. Soldaki insanlar eski alışkanlıklarından, egoizmlerinden kurtulamadıkları için, 70"lerdeki sol harekete baktığımız zaman aşırı derecede egoist, bölünmeci olduğu görülür. Bir hareket başladığında hemen bölünmeler yaşanabiliyordu; çünkü birbirleriyle kavga ediyorlardı. Ben sen kavgaları çok fazla oluyordu. Bunların aşılıp bu kültürün tanınması gerekiyor. Sol hareketin henüz bizim kültürümüzü yeterince tanıdığı konusunda da kuşkularım var. Alevi kesimin de etkisi var bunda. Alevi kesim kendi kültürel kökleri açısından bu topraklardaki kültürü yorumluyor. Bu elbette yapılmalı ama bu topraklarda yalnız Aleviler yaşamıyor. Sünniler de Alevilerin söylediklerine tepki veren insanlar olarak kalmamalı, çünkü, Alevi olmayan insanların da kendi türküleri, kendi görüşleri, bakışları, yaşayışları kültürel zenginlikleri var. Dolayısıyla bu topraklardan beslenen kültür deyince şu veya bu etnik kökeni değil, hepsinin harmanlanabildiği bir bütünlüğü anlamak lazım. Bu açıdan, ileri gelen bir sol siyasi partiye bağlı değil de daha çok anarşist olduğumu söylemeliyim. -Anarşistim, diyorsunuz; milliyetçi, gönülcü, birisinin anarşistliği ilginç olmalı? Anarşist gerçekten anarşistse, moda görüşlere veya egemen muhalefete -ki o da bir moda görüştür- karşı çıkabilen farklı bir sestir. Anarşist bu işe soyunduğu zaman "Biz anarşistler" diye konuşabilir, o zaman kendi bindiği dalı keser. Yani anarşist insan, farklılığını sürekli olarak söyleyen, kendi bakış açısını, yaşadığı toplum ve kültür için görüşlerini cesaretle söyleyebilen ve bunları korkusuzca anlatabilen bir adamdır. Eskiden bilindiği gibi kendi kültürünün köküne dinamit koyan insanlar değildir. Anarşistler, ülkenin ahlâkına, değerlerine, polisine, askerine kafa tutan insanlar değildir. Kültürel kavgada anarşistin işi, kültürel yaratmayı sağlamaktır. Sanatta, bilimde, felsefede, ilahiyatta yeni yorumların üretilmesine çalışmaktır. -Gönül kadar aşk kavramını da önemsiyorsunuz. Aşk, kendi hayat tarzını oluşturabilir mi? Kesinlikle, her dem âşık insanlar vardır. Yani daha aklı başına ilk geldiği zamanlardan beri, düşünebilme, kendi kendine karar verebilme zamanından başlayıp ölünceye kadar âşık olan insanlar vardır. Aşkla yaşanmış bir hayatın da yaşanmaya değer bir hayat olduğunu düşünüyorum. Sokrat bunun tersine "İrdelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez" demişti. Ben de diyorum ki "Aşkla yaşanmayan bir hayat yaşamaya değmez". Ama sadece cinsiyetle, hormonların çalışmasıyla, kadınla erkek arasında veya sadece ilahi biçimde yaşanan bir şey olduğunu sanmıyorum. Aşkın çok büyük bir zenginlik taşıdığını düşünüyorum. Aşkın halleri vardır, (Karşıdaki tahtada yazılı Şeyh Galib"in beytini gösteriyor.) "Ah minel aşkı ve halatihi", yani ah aşkın elinden ve hallerinden. Şimdi aşkın halleri vardır, yani şu anda ben aşk halindeyim, az sonra hınzır bir insan haline geçeceğim diye anlaşılmasın, aşk bir yaşama biçimidir ve âşık insan bir karakterdir. şık insan diye birisi vardır. şık bir insan hayatta her dem aşk halini yaşamaz tabii, ısdırap çekebilir, kaygılar duyabilir, hırpalanabilir, umutsuzluğa düşebilir, belki kurnaz davrandığı durumlar olabilir. Ama aşk onda zihniyetle beraber yaşanan bir şeydir. Hayata bakışımızdaki köklü bir tavır değişikliği anlamına gelir. Hayata kapitalist dünyada yaşayan sıradan insan tavrıyla bakarak buna ulaşılamaz. Yani aşk, extacy haplarıyla, diskolarla, basmakalıp aşk şiirleriyle, aşkla ilgili müzikler dinleyerek yaşayabileceğimiz bir şey değil. Aşk kesinlikle hayata bakıştaki tavırdan gelen bir değişikliktir. -Aşk, sizin tanımınıza göre bir kültür; bilinenin aksine birisine duyulan arzu değil. Peki birisine duyulan arzu, istek nedir? Türkiye"de ve dünyada yaşanan aşk fazlasıyla cinsel merkezlidir. İnsanlar iç dünyalarını yeterince yaşamıyorlar. Ancak karşı cinse arzu hissettikleri zaman âşık olduklarını sanıyorlar. Bu da büyük bir gaflettir bence. İnsan, bedeninden çıkarak Tanrısal aşka doğru gidebilir. Öyle bir şey olduğunu düşünüyorum, Leyla"dan geçilir ama vazgeçme anlamında değil. Leyla değil, Leylalardan geçmiş, Leylaları aşabilmiş bir yolculuktur Tanrı"ya giden yol. Yoksa bedenini duymayan bir insanın Tanrı"sını duyma şansı olduğunu sanmıyorum. Yüzlerce yıl maalesef bu böyle yorumlanmış. İnsan, bedeninden korkmuş, şeytan kaynağı, beytü"l şeytan olarak kabul etmiş. Ama şah damarımızı metaforik değil de gerçekten anatomik olarak anlarsak O bize şah damarımızdan daha yakın. Leyla bir handır, Leyla"da kalınmıyor. Eğer siz bir hana gelip, tamam burası benim son durağım diyorsanız aşk yolculuğunda gerek cismani, gerek ilahi hiçbir durakta durulmuyor. Tanrı hiçbir durakta oturmuyor da onun için. Burası Tanrı durağı, burada duracağız diye bir şey yok. Ersin YILANCI: Düşüncenin kimi zaman korkunç ve şeytani bir eylem olarak görüldüğü hatta suç sayıldığı, genelde ise beyhude ve gereksiz bir iş olarak görüldüğü Türkiye'de siz elektrik mühendisliği gibi garanti ve popüler bir mesleğin eğitimini alıp felsefe denizine daldınız. Bu yaptığınız düpedüz delilik değil mi? Akıllı bir adamın felsefeyle ne işi olabilir? Ahmet İNAM: (Kahkaha atıyor) Akıllıca bir şey değil tabi. Bugünün menfaat ölçülerinde; herhangi bir çıkar elde etmek için değil, sadece düşünmek için düşünmeye çalışmak ve hakikate varma çabası gerçekçi bir uğraş değil doğrusu. Hakikaten söylediğiniz gibi; düşünce bizde hem değerli görülmüyor, hem de tehlikeli sonuçlar doğurabiliyor. Ama bir kere kanıma girmiş; 40 yıldır felsefe beni bırakmadı. Ersin YILANCI: Bugün birisi ODTÜ Elektrik Mühendisliği bölümünü bitirdikten sonra "ben mühendis değil felsefeci olacağım" dese, hem çevresinden çok fazla tepki alır; hem de muhtemelen annesinden güzel bir dayak yer. Sizi bu kararınızdan dolayı çılgınlıkla suçlayan hiç olmadı mı? Ahmet İNAM: (Gülüyor) Hani, "doğduğumdan beri şarkı söylüyorum" derler ya; benim de felsefeyle ilişkim böyledir... Annemin şizofren teşhisiyle hastaneye yatması ve bunun sonucunda annesizliğin verdiği acı etkiler, beni küçüklüğümden beri yalnızlığa ve düşünceyle ilgilenmeye itmişti. Felsefe merakım daha çok bu yalnızlık duygusunun bir ürünüdür... Aslında felsefe okuyacaktım, ama bana "felsefeyle uğraşırsan sürünürsün, mühendis ol sonra felsefeyle uğraşırsın" dediler; ben de zoraki mühendislik okudum. Ersin YILANCI: Mühendislik okurken felsefeyle selâmı sabahı kestiniz mi? Ahmet İNAM: Hayır tam tersi, mühendislik okurken bile felsefeyle uğraşlım. Çok şanslıydım; çünkü okuldaki bazı felsefe hocalarından sıkı bir felsefe eğitimi aldım. Böylece mühendislik bölümündeyken çok iyi bir felsefe öğrencisi oldum. Ersin YILANCI: Felsefe sizin için; sorularla dolu zihinsel bir arayışın giriş kapısı mı, yoksa arayış sonunda ulaştığınız bir anahtar mı? Ahmet İNAM: Hayatım boyunca cevaplar aramadım. Eğer zaten kafamda cevaplar olsaydı mühendis olurdum. Ben sürekli olarak "aramanın" ve "soru sormanın" kendisini aradım. Yani "cevap" değil "soru" aradım. İnsan soru arayınca, o zaman felsefeci olmak zorunda. Eğer felsefe yoluna giremezseniz, toplumda meczup veya kaçık sayılırsınız. Benim şansım varmış da felsefeci olabildim. Ersin YILANCI: Peki sizi felsefe camiası hemen aralarına alıp benimseyebildi mi? Ahmet İNAM: Hayır, aksine çok çektim. Mühendisim diye felsefeciler kolay kolay beni aralarına almak istemediler. Yıllarca süründüm. 10 yıla yakın dershanelerde matematik ve fizik öğretmenliği yaptım bu yüzden. Ersin YILANCI: İlginç bir özelliğiniz de siyasetle hiç ilgilenmemeniz! Ahmet İNAM: Büyük politika mücadeleleri içine hiçbir zaman girmedim. Tabi inançlarım ve dünya görüşüm vardı, ama hep onlara felsefe ışığında ve felsefi bir kuşkuyla baktım. Hiçbir zaman fanatik, dogmatik bir insan olmadım. Ersin YILANCI: Felsefenin kendisi de bir ideoloji değil mi? İdeolojiden tamamen arınmış olduğu söylenebilir mi? Ahmet İNAM: Felsefe elbette 'ideolojisiz bir şey' değildir; ama o 'ideolojilere bakabilme ideolojisi'dir. Onun için insan değişik ideolojilerden felsefeyle yaşabilir, kendini ifade edebilir. Önemli olan da odur: yoksa felsefe, bütün bu 'dünya görüşlerinden bağımsız ve üstün bir mevkide durmak' anlamına gelmez. Felsefe asla felsefecilerin ve akademisyenlerin tekelinde değildir. Ersin YILANCI: Şimdi bunun tersi bir durum söz konusu değil mi? Ahmet İNAM: Maalesef akademisyenler felsefeyi kendi tekellerine almak istiyorlar. "Her şeyi biz biliriz" anlayışındalar. Halbuki herkes felsefeyle uğraşabilir; herkes felsefeyle kendi dünya görüşünü, imanını yaşayabilir. Ersin YILANCI: Buna karşın felsefe bizde genelde hep korkulan bir alan olmuştur. Bunu neye bağlıyorsunuz? Ahmet İNAM: Korkuluyor çünkü "felsefeyle uğraşmak dinden, imandan eder" sanılıyor. Hatta Said-i Nursi "felsefe kalp hastalıklarındandır" demiştir. Çünkü ona göre ancak kalbi bozuk insanlar felsefeyle uğraşır; 'felsefe şeytani'dir: Durup dururken neden soru soruyorsun, kardeşim bunun cevabı kitapta var. Kitaba bakıp sorunun cevabını öğreneceksin. Şimdi soru sormanın manası ne! Yoksa bu konuları senden iyi bilen alimlere karşı mı çıkıyorsun! Ersin YILANCI: Siz karşı mı çıkıyorsunuz yoksa! Ahmet İNAM: (Gülüyor) Evet, ben şeyhime de, büyük otoritelere de karşı çıkarım.Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
Ahmet İnam söyleşileri devam: Ersin YILANCI: Neden? Ahmet İNAM: Çünkü ben hakikat aşığıyım. Biz hakikat erleriyiz. Elbette bizden önce gelmiş alimlere saygı duyarız, hâşâ hiçbir zaman onlarla kavga etmeyiz; ama, onların sözlerini kafamızın bir tarafında tutar, yinede hakikat yoluna kendi başımıza ve kendi cehtimizle gitmek isteriz. Ersin YILANCI: Felsefe batı kökenli olduğunu göre, bu hakikat arayışında kendimize nasıl ulaşacağız? Ahmet İNAM: Felsefe ne kadar batı kökenli olura olsun bütün insanlığı kuşatır. Çünkü felsefe hakikati arar. Ben de bu hakikati arama işini kendi kültürümden yapmaya çalışıyorum. Kendi kültürüm felsefi anlayışıma ışık tutuyor. Türkçe'yle ve Türkçe'den gelen masallarla, destanlarla, müzikle bu arayışı sürdürüyorum. Buralarda bize dair çok önemli hikayeler var. Ama aynı zamanda bütün insanlığa hitap ediyor. Ersin YILANCI: İnsanlığın "Türk kültürüne ihtiyacı var" demek mi istiyorsunuz? Ahmet İNAM: Kültürümüzde bütün insanlığa verilecek çok önemli mesajlar olduğunu düşünüyorum. Topraklarımızda belki petrol yok ama felsefi bir hazine yatıyor. Ersin YILANCI: Bu hazineyi karıştırdığınızda kimler karşınıza çıkıyor? Yunus Emre, Hz. Mevlana... Ahmet İNAM: Elbette büyük ölçüde arkamızda tasavvufi bir kültür duruyor. Türklerin İslamiyet'le tanışmasından sonra özellikle Ahmet Yesevi'yle başlayan müthiş bir 'arama hamlesi' ve 'gönül serüveni' bu toprakları harmanlamış. Mevlana da Yunus Emre de bu hamlenin birer öncüsüdürler. Ama ne yazık ki bu isimlerin hiçbiri doğru dürüst incelenmemiştir. Maalesef bugün turistik biçimde tezgahlanmaya çalışılıyorlar. Ersin YILANCI: Ne de olsa derdimiz hakikati aramak değil, para! Ahmet İNAM: Ne yazık ki, Mevlana "Kim olursan ol gel", Yunus'ta, "Hepinizi severim koçlarım" diyormuş; yani her şey bu kadar basit! Bu çok ayıp bir şey! Mevlana ve Yunus'u bu kadar basite indirgemek ve bunları derinlemesine incelememek affedilecek şey değil. İncelemek yerine turistlerin karşısında dönüp duruyoruz. Mevlana'nın turistik bir malzeme olması çok çirkin ve içler acısı bir durum. İki üç turist geliyor, adam giymiş beyazları, dönüyor onların önünde ve para alıyor. Bu kadar ayıp ve alçakça bir şey olamaz. Türk kültürünü kimse bu kadar ayaklar altına alamaz. Ersin YILANCI: Biz değerini bilmezsek olacağı bu! Ahmet İNAM: Onlar kim oluyor, para alıp karşılarında oynuyoruz. Bu dönenler çengi değil ki ? Bu Mevlevi! Biz ne yaptığımızı sanıyoruz? Yunus'u da "bütün insanlığı kucaklıyor, hümanist" diye tezgahlamamızın arkasında da Batıya karşı duyduğumuz büyük aşağılık kompleksi yatıyor. Yunus'un böyle bir şeye ihtiyacı yok. Zaten Yunus'u anladığımızı hiç sanmıyorum. Heykellerini dikmekle, palavralar atmakla, böyle ucuzluklarla Yunus anlaşılmaz. Ersin YILANCI: Kimsenin anlamak diye bir derdi var mı? Ahmet İNAM: Amaç meselenin özü anlamak. Bakın bir defa Türkçe'yi bilmiyoruz. Türkçe elden gidiyor, dillimizi mahvettik. Bu çok tehlikeli bir gelişme. Görüyorsunuz televizyonlarda konuşulan Türkçe'yi. Çok az kelimeyle yarı İngilizce konuşulan anlamını yitirmiş, çirkinleştirilmiş uyduruk bir dil. Eğer dilimizi muhafaza edemez ve geliştiremezsek o zaman düşman bir mermi dahi atmadan toprakları elde eder. Biz bunun farkında bile değiliz. Ersin YILANCI: Uykumuz maşallah çok derindir! Ahmet İNAM: (Gülüyor) Türkiye'de hangi dünya görüşünden olursa olsun hepimiz toptan uyuyoruz. Halbuki gece gündüz çalışmamız lazım. Gerçekten düşünen, araştıran kafalara ihtiyaç var. Türk Cumhuriyetlerine açılma şansını dahi bu yüzden yeterince kullanamadık. Biz dilimizi bilmezsek onlarla nasıl kucaklaşacağız! Yüzyıllardır ayrı yaşadığımız ama köklerimizin aynı olduğu o insanlarla birlikte bu dünyaya karşı müthiş şeyler geliştirebiliriz. Türkçe'min en temiz ve masum yüzü oralarda konuşuluyor. O topraklarda müthiş hazineler yatıyor ama biz horul horul uyuyoruz. Ersin YILANCI: Bir yazınızda, "Felsefenin bağrı felsefe içindedir. Giyinik, işlenmiş felsefededir. Ben yıllardır giyeceğim giysiyi arıyorum" demiştiniz. Bu giysiyi arama yolculuğunuzda 1994'ten bu yana "Gönül Felsefesi" adını verdiğiniz bir yola girdiniz. 1994'te ne oldu da birdenbire bu kavşağa saptınız? Ahmet İNAM: Gönül arayışımın 1994'e denk gelmesi belki bir tesadüftü. Akademik olarak o yıl 5 yıllık profesördüm ve böylece daha güçlü ve rahat durumdaydım. Kendime güveni de elde etmiştim. Eğer ondan önce bu kavrama dalsaydım felsefeciler belki bana gülerler ve beni atarlardı. Çünkü felsefenin gönül diye bir problemi yok. Ersin YILANCI: Peki nedir sizi "gönül" diye yollara düşüren ateş? Ahmet İNAM: Belki kendimi bulma ateşi... Gönül'e ancak kendi dünyamızda ulaşabiliriz. Çünkü tam bize ait has bir sözcüktür; başka dillere çevrilmesi pek mümkün değildir. Gönül sadece kalp, aşk, şevk sözcükleriyle karşılanamaz; ondan çok daha zengin ve derindir. Dolayısıyla gönlümüzü keşfedebilirsek karşımıza inanılmaz ufuklar çıkabilecek... Onun için her kavramın asla yıpranmaması gerekir. Zaten ben derslerimde asla bundan bahsetmem. Ersin YILANCI: Biz bu felsefeye nasıl ulaşabiliriz? Ahmet İNAM: "Gönül Felsefesi" sadece lafla söylenen değil yaşanan bir duygudur. Onu yaşamak gerekir. Mesela ben "Gönül Felsefesi" derim ama "hıyarın" biriyim. Yani "Gönül Felsefesi" desem ne olur demesem ne olur! Ama hıyarlıktan kurtuluyorsam işte o zaman "gönül"ün bir manası var demek. Çünkü gönül edeptir. Divan-ı Lügat-ı Türk'te edebin karşılığı erdemdir. Gönül sahibi olmak; erdemli, edepli insan olmak demektir. Zaten bizim tasavvufi kültürde çok derin biçimde karşımıza çıkar. Ersin YILANCI: Tasavvufi kültürle aranız bir hayli iyi anlaşılan? Ahmet İNAM: Tasavvufi kültürle ilgiliyim ama mütedeyyin bir insan olmadığım için konumum daha tuhaf. Eğer dindar bir insan olsaydım, o zaman tasavvufla ilgim alışılagelen bir Müslümanın ilişkisi gibi olacaktı. Ama ben bu kültürü daha çok yüreğimde duyan bir insan olduğumu düşünüyorum. Tabi bu lafıma bir dindar itiraz ederek, "sen kim oluyorsun" diyebilir. Çünkü bana, "sen dinsiz bir adamsın, nasıl oluyor da tasavvufa burnunu sokuyorsun" diyenler olmuştu. Estağfurullah, ben zaten tasavvufa burnumu sokamam, ama bu kültürü yüreğimde hissediyorum. Ersin YILANCI: Sizin zâten "Hıyaran" isminde bir de kitabınız var. Hıyarlarla epey mücadele etmişsiniz? Ahmet İNAM: Evet, hıyarlarla epey uğraştım. "Gönül Felsefesi"nin bir parçası da hıyardır. Çünkü insan odun olarak doğuyor belki. Yani İslam'da "insan temiz fıtrat üstüne doğar" denir ya.. Fakat çoğumuz odun olarak yaşıyoruz, çok kaba. Eğer bu kabalığı terk edip ince yaşayamazsak zaten yok oluruz. Kabalıkla bu dünyadaki varlığımızı sürdürmemizin bir şansı yok. İnce fikirli insan olmak zaten İslam ve tasavvufun arzuladığı bir şeydir. Türkler elinde kılıçla dolaşan barbar bir millet değildir. Sadece asker bir millet değil; gönlü olan, ince ruhlu insanlardık bir zamanlar. Ersin YILANCI: Şimdi? Ahmet İNAM: Unuttuk tabi o ruhu. Elimizde hep kılıç olduğunu zannediyoruz. Halbuki elimizde aşk, dostluk ve sevgi vardı. Bu tarafımızı tekrar keşfetmemiz lazım. Ersin YILANCI: İncelik gerçek dünyanın dışında olmak anlamına gelmiyor değil mi? Ahmet İNAM: İnce olmayı yanlış anlamamak lazım. İncelik; çıtkırıldım, sünepe, incele incele kopmuş insan anlamına gelmez. Onlardan da nefret ederim. Çünkü o çok suni bir şey. Ruhunuzun ince olması, karşınızdakini anlayabilmeniz, dinleyebilmeniz, sevebilmeniz ve saygı sahibi olmak demek. Ama şimdi birbirimize saygı göstermiyoruz. "Aşk" diyoruz ama, aşkta saygı olmadığı için aşıklar birbirini bıçaklayabiliyor. Yatağa atana kadar sevgiliye çiçekler alıyoruz ama daha sonra ölünceye kadar dövebiliyoruz. Bunun neresi aşk! Ersin YILANCI: Toplumlar nasıl ince olur? Ahmet İNAM: Ruh inceliği sanatla, bilimle ama öncelikle edeple gelir. Onun için cahillik çok tehlikeli bir hal. Ama cahilliği sadece okul ve diploma anlamında söylemiyorum. Edep öğrenmek ayrı bir özelliktir. Bir insan ilkokulu bile bitirmemiş olabilir ama çok derin bir ilme ve edebe sahip olabilir. Ya da adam profesördür ama körkütük cahildir.. Bu çağda yaşanan bütün bu saygısızlara bir başka örnek de dünya görüşleri, memleketleri ve hatta renklerine göre insanlara önyargıyla yaklaşmaktır. "Kim ulan bu komünist, şeriatçı, zenci veya Çorumlu" deyip kestirip atıyorlar. Yahu önce insan olarak bir bak. Adamın renginden, ideolojisinden sana ne? Önce yüreğine ve beynine bak adamın. Ersin YILANCI: İnsanlığın ruhunu değil de beyinlerini inceltmeyi hedefleyenler dünyanın giderek küçüldüğü ve global bir köy haline dönüştüğünü söylüyorlar! Siz buna katılıyor musunuz? Ahmet İNAM: Bu emperyalizmin bir yalanıdır. Dünyayı ele getiren emperyalistler daha fazla toprak işgal etmek için bu palavrayı ortaya atıyorlar. Bu yalana ve oyuna kanmamak lazım. Bu topraklarda yaşayan ve Türkçe konuşan insanlar olarak biz farklıyız. Dolayısıyla kendi kültürümüzü sürdürmek zorundayız. Eğer biz yok olursak insanlık adına çok büyük bir kayıp olur. Çünkü bu kültür daha ürünlerini vermedi. Ersin YILANCI: Tomurcuk olduk ama daha çiçek açmadık mı? Ahmet İNAM: Vereceğimiz asıl ürünleri daha dünyaya sunmadık. Batı kültürü bir çok şey ortaya koydu; bilimsel, felsefi, sanatsal eserler. Ama daha bizim topraklarımızın yaratabileceği o kadar güzel tohumlar, meyveler ve ürünler var ki. Yeter ki Türkçe'mize ve kültürümüze sahip çıkalım. Ve birbirimizi anlayalım. Farklı görüşteki her insanın ideolojik taassuptan kurtularak bu kültüre sahip çıkması lazım. İlericilik ve gericilik saplantısından artık kurtulmak gerekiyor. Zaten böyle bir şey yok. Çünkü herkes kendi dili, kültürü ve milliyetiyle bu dünyada var olacak. Ersin YILANCI: Komplekslerimizden arınmak mı gerekiyor?! Ahmet İNAM: Dünyada kimse kendi kültüründen vazgeçmiyor ki. Dünyanın neresine gidersem gideyim ben Türk'üm. Öyle "evrensel bir insanım" diyemem. Türkçe duyuyorum çünkü. Başka diller konuşabilsem de önemli değil. Çünkü benim ana dilim Türkçe. Bu kültür ve inançla bütün dünyaya sesimi duyuracağım. Ama öyle şeyler söyleyeceğim ki, batılı insan merak edecek ve kendi diline çevirecek. Ersin YILANCI: Dünyaya yeni bir değer katkısı yapılacak yani? Ahmet İNAM: Batılı "Yahu bu Türk ne söylüyor" diyecek. Ama bunu Türkçe yazacağım ve ABD'li kendi diline çevirecek. İngiliz, Alman merak edecek. Çünkü ona dair de hikayeler anlatacağım. Kendi hikayemi anlatacağım ama öyle anlatacağım ki, o hikayede Alman da, ABD'li de, Fransız da olacak. Ersin YILANCI: Aman hocam, röportajı ODTÜ'de yapıyoruz. Okuldaki diğer meslektaşlarınız ve öğrencileriniz bu sözlerinizi duymasın, yoksa sizi aforoz ederler! Ahmet İNAM: (Kahkaha atıyor) Ne derlerse desinler umurumda bile değil... Hepimiz bunu yapmak zorundayız. Bu çok önemli bir varolma kavgasıdır. Ya kültürümüzle varolacağız ya da yok olup gideceğiz. Türkler olarak dünya insanlarına sadece "gönül" diye bir duygunun olduğunu dahi anlatabilsek insanlığa çok önemli bir katkı yapmış oluruz. Ersin YILANCI: Batı insanı, "gönül"den bîhaber mi? Ahmet İNAM: Batı insanı "gönül"ün "g"sinden bile habersiz. Batılı ülkelere yaptığım ziyaretlerde "gönül"ü anlattığımda bundan müthiş etkilendiklerini gördüm. Batı, bu kavrama aç. Yeter ki biz anlatalım. Öyle derya-deniz bir hazinemiz var ki... Ama o hazineyi görecek göz yok. Hazine var ama hepimiz hazine gafiliyiz. Gaflet halinde, "Bizde bir şey yok kardeşim, biz battık, bittik biz bittik, Türkiye batıyor, öldük, kahrolduk" diyoruz. Ersin YILANCI: Yani önce kendimiz kendimize inanmıyoruz? Ahmet İNAM: Karamsarız ve gerçekten battığımıza kanaat getiriyoruz. Ama bu kesinlikle bir alçaklıktır. Neden batasın ya? Son nefesine kadar batmamak için mücadele etmek lazım.. Biz baştan tüyüyoruz. Karamsarlık entelektüel bir kaçıştır. Zaten İslam'da da iyimserlik vardır. Müslüman iyimser olmak zorunda. Gerçek Müslüman odur. Çünkü Allah'a teslim olabilmek büyük bir iyimserliktir. Ersin YILANCI: Kültürümüzü bu iyimserlik rüzgarıyla mı uçurabiliriz? Ahmet İNAM: Yapacak çok şeyimiz var tabi. Aramızda yaptığımız saçma sapan kavgaları bırakmalıyız. Batıyla kültür kavgası yapmalıyız. Batıya karşı açacağımız kültür savaşına Batı cevap dahi veremez. Ersin YILANCI: Felsefe yolculuğunuzda Nietzsche'yle gayet iyi dost olduğunuzu biliyoruz. Bunca felsefeci içinde neden Nietzsche? Ahmet İNAM: Batının anladığı Nietzsche; "Tanrı öldü" diyen, batının bütün değerlerini yok sayan, bireyi ön plana çıkartan, "üstün insan" diyen, elinde kırbaçlarla kadınlara saldıran faşist bir insandır. Nietzsche'nin bu iddialarla hiçbir alakası yok bence. Nietzsche bana göre elinde udu, kafasında fesiyle İstanbul'da yaşayan bir İstanbul beyefendisidir. Nietzsche; mahcup, sıkılgan, ince düşünen ve temiz bir insandır. Ersin YILANCI: Peki hayata dair neler söylemiştir? Ahmet İNAM: Nietzsche'nin ilk verdiği mesaj, kendimizi yenilemektir. Kendini yenilemeyen bir düşünceye saplanıp kalmış ve onu alternatifleriyle karşılaştıramayıp geliştirememiş ve dolayısıyla orda takılıp kalmış insanların yozlaştığını, kuruduğunu ve çürüdüğünü söylüyor. Nietzsche'ye göre hayat sürekli tazelenmesi gereken bir süreçtir. Her zaman yeniden doğmalıyız mesajı. Ersin YILANCI: Bu yaklaşım bana Yunus Emre'nin, "Her dem yeniden doğarız / Bizden kim usanası" dizelerini hatırlattı.. Ahmet İNAM: Tabi aynı yaklaşım. Yeniden doğmak hep diri kalmaktır. İşte ben Nietzsche'de bunu buldum. Bu topraklarda yaşayan insanlar olarak Nietzsche'de işimize yarayacak daha çok noktalar var. Değerlerimizin gözden geçirilip yenilenmesi meselesi örneğin. Eskiyen ve kokuşanın atılıp tazelenmesi ve yenilenmesi anlamında Nietzsche'den çok önemli işaretler aldığımı düşünüyorum. Ersin YILANCI: Nietzsche sizin gözünüzde tam olarak hangi coğrafyada duruyor? Ahmet İNAM: Nietzsche, batı düşüncesinin tipik bir örneği değil bence. Nietzsche çok farklı bir insan. Hıristiyanlığa ve batı düşüncesine yaptığı eleştiri ve saldırılarla çok önemli bir noktada bulunuyor. Bizim kültürümüz açısından da çok önemli bir felsefecidir. Ama bizde Nietzsche'yi okuyanlar onu anlıyor mu, işte bundan hiç emin değilim. Ersin YILANCI: "Böyle Buyurdu Zerdüşt" ve "Tanrı Öldü" diyen tuhaf bir insan! Ahmet İNAM: (Gülüyor) Hiç alakası yok. Orada ölen Hıristiyanlığın "Tanrı" dediğidir. Çünkü onlar Tanrı sözüyle insanlığı çok sömürmüşler. Yoksa Nietzsche'nin gerçekten Tanrı'yla alıp veremediği bir şey yok. Zaten öyle bir şey diyemez. Nietzsche O yüce gücün hep farkındadır. Ben Nietzsche'nin Tanrıya inandığını düşünüyorum. Ama onun rahatsızlığı, içinde büyüdüğü Hıristiyanlık ve batı düşüncesidir. Batı düşüncesi ve Hıristiyanlığın olumsuz yönlerini görmek için Nietzsche okumak lazım. Ama Nietzsche'den öğrenmemiz gereken şeyleri daha öğrenmediğimizi düşünüyorum.Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
Ahmet İnam'ın internette yayımlanan söyleşileri: ?Siz "gönül felsefesi" üzerinde de duruyorsunuz. Anadolu çok zengin, kültürlerin çeşitlilik oluşturduğu ve bu çeşitlilikten ortak bir kültür oluşturduğumuz bir yer ve burada yaşayarak bazı şeyleri farkına varmadan özümsüyoruz. Gönül felsefesi, yerel bir felsefe mi? Uluslararası boyutlara taşınabilir mi? Taşınınca, "gönül"ü yaşayarak öğrenmemiş olanlar anlamakta zorluk çekebilirler mi? ?Ben felsefenin yerel olmayacağını düşünüyorum. "Yerel felsefe" sözü üç köşeli dörtgen gibi bir şey? Çünkü felsefe, belli bir yerden çıkar. Örneğin Atina'dan, eski Yunan?dan, Milet'ten çıkmıştır. Ama o, bütün insanlığı kuşattığı için felsefedir. Dolayısıyla evrensellik çok önemlidir, tıpkı bilimde ve gerçek sanatta olduğu gibi. Gönül felsefesi dediğim felsefe, evrenseldir. Ben, henüz bu felsefenin temelini bile atmış olduğumu söyleyemem. Şimdiye kadar yaptığım sadece imâlarda bulunmaktır, ipucu vermektir. Sadece bir yaşam biçimine gönderme değildir. "Felsefe insanın oluşuma yardım eder" dedim biraz önce, bunu biraz açmak lazım, çünkü yanlış anlaşılıyor. Felsefenin bu bilgelik tarafı vardır, bilgelik insanın düşünceleriyle gerçekten estetik ve etik açıdan güzelleşmesi anlamına gelir. Bu güzelleşmeyi metafor olarak anlıyorum. Fakat felsefe kesinlikle kavramlarla ve dille yapılır. O dilin de, diğer kültürlerdeki insanlar tarafından anlaşılması gerekir. Sadece yaşayanın anladığı birtakım hallerle felsefe yapılamaz. Tasavvufi bir hayat içine girebilirsiniz, mistik bir hayat içine girebilirsiniz, daha yerel sanatsal yaşantılar toplamı içinde olabilirsiniz ama felsefe kesinlikle düşünce ile gerçekleştirebileceğimiz, kavramların net ve açık olduğu bir etkinliktir. Gönül felsefesindeki "felsefe" sözü bir metafor değilse, bir dünya görüşü anlamında değilse, o zaman felsefe evrensel bir anlama sahiptir ve hangi dilde olursa olsun, hangi kültürde olursa olsun felsefe etkinliğinin içine giren her insana seslenmek zorundadır, dolayısıyla yerel olmamak durumundadır. Bunun nasıl olabileceği üzerine çalışmaktayım ve bunun nasıl bir şey olabileceği, ömrüm yeterse, diğer Batılı düşünürlerle hesaplaşarak ortaya çıkacaktır. Ben oradaki bizim kültürden kalan gönül kavramının eski Yunan felsefesinden başlayarak batı felsefe tarihinde nasıl bir yer tutabileceğini gösterdiğim zaman belki anlamı netleşecek ama bunun için daha alınacak çok yolumuz var. Ben gönül felsefesini yaşayarak, yaşayışımdan çıkmasını istiyorum. Bu, mistik bir kaygı değildir. Bu, fenomonolojik bir kaygıdır. Fenomonoloji, yaşantılar üzerine kurulan bir felsefi çalışma biçimidir ki ben böyle bir terbiye içinde yetiştim. Birkaç şansım oldu, hem Anglo-Amerikan analitik felsefe eğitimi ile içli dışlı oldum, bu eğitimi aldım ve verdim, hem fenomonolojiyle uğraşma şansım oldu. Aynı zamanda bizim bu topraklardaki türküyle, şarkıyla, edebiyatla çok içli dışlı ilişkim oldu. Dolayısıyla eğer bunları birleştirme gücünü bir gün elde edebilirsem, bu gönül felsefesi daha da netleşecek, ama edemezsem o zaman birtakım işaretler olarak belki benden sonrakiler için bir iki kıvılcım olabilir. O kadar. ?Biraz önce batıdan söz ettiniz. Türkiye'de felsefi üretim batıya oranda ne boyutta? Üretim düşük gibi gözüküyor ama... ?Şimdi şöyle, batının bir şansı kendi gelenekleri içinde çalışıyor olmaları... Zaten Alman kendi dilinde 200?300 sene önce yazılmış eserleri okuyabiliyor ve kendi dilinden onlarca yıl yapılmış, yürütülmüş ve yürütülmekte olan felsefeyi karşısında hazır buluyor. Fransız da öyle, İngiliz de öyle... Ama bizim durumumuz farklı. Bizde felsefe ancak Tanzimat?ın son zamanlarında ve genelde Tanzimat sonrası, batıyla tanışma süreci içinde ilişkiye geçilmiş bir alandır. Ondan önce elbet filozoflarımız vardı eski Yunan ve Aristoteles geleneğini taşıyan İslam kültürü içindeki filozoflarımız, ama İslam dünyası bir süre kendini bu anlamıyla felsefeye kapalı tuttuğu için, felsefeyle ilişkimiz aşağı yukarı ancak 19. yüzyılda tekrar ortaya çıktı. Cumhuriyet'ten sonra felsefe ile ilgilenenlerin sayısı gittikçe artmaktadır. Bugün en saçma felsefe kitapları bile en az 1000 adet satılıyor, bazıları daha da fazla satılıyor. Sophie'nin Dünyası gibi kitaplar zaten tüm dünyada satıldığı gibi, bizde de satılıyor. Felsefeye artan bir sevgi, ilgi olduğunu görüyoruz. Bu, batıya göre bizim az üretimde bulunduğumuz anlamına gelmemeli. Çünkü edebiyatta, kültürün diğer alanlarında, resimde, müzikte ne kadar üretimde bulunuyorsak, felsefede de o kadar ürettiğimizi düşünüyorum. Biz batıdan çok geriyiz düşüncesi bir anlamda doğrudur, çünkü oralardan devşiriyoruz, oralardan alıp getiriyoruz, oralardan çeviri yapıp okuyoruz. Ama bugün akademik anlamda felsefecilerimizin sayısı çok artmıştır ve her yıl da oldukça dikkat çekici sayıda yüksek lisans ve doktora tezleri yapılıyor, değişik üniversitelerimizde. Bunlar Avrupa?dakiler, Amerika?dakiler gibi değil belki, nicelik olarak, sayı olarak, nüfusa oranıyla aldığımızda o kadar yüksek gözükmeyebilir. Ama bizim geçmişimizi düşündüğünüzde, Cumhuriyet'in ilk kuruluş yıllarından bu yana çok büyük bir atılım ve değişim olduğunu görüyoruz. Değişim şimdilik nicel yönden dikkatimizi çekiyor, ama bu nicelik artışı zamanla, niteliksel bir dönüşüm de oluşturacak, bu topraklardan dünyanın da ilgisini çekecek önemli düşünürler çıkacaktır diye düşünüyorum. ?Bir de, belki batıya çok odaklandığımızdan, geçmişimizle bir kopukluk var gibi? sanki kültürümüzü unutmuşuz da yeniden hatırlıyormuşuz gibi? yeniden keşfediyormuşuz gibi... ?O sağlanacaktır diye düşünüyorum. Bugün felsefe alanında akademik olarak çalışanların hemen hemen hepsi, istisnalar dışında, Batı felsefesi çizgisinde çalışıyorlar. O alanda araştırma yapıp makaleler, yazılar yazıyorlar. Ama gün gelecek, kendimize de dönüş sağlanacaktır. Anadolu topraklarında yaşanan hayatın da yorumunun içinde olabildiği, ama evrenselliğini kaybetmemiş, evrensel düzeyde felsefi çalışmalar olabilecektir. Örneğin Sartre'ın çalışması; bir Fransız edebiyatçısı ve düşünürü olarak kendi yaşamından yola çıkmış, hem edebi ürünler ortaya koymuş, hem de aynı zamanda -belki biricik yapıttır ama- felsefi ürün de vermiş "Varlık ve Yokluk" gibi. Dolayısıyla Heidegger, Levinias gibi düşünürler kendi kültürlerinden, kendi inanç sistemlerinden çıkarak evrenselliğe ulaşabiliyorlar. Felsefede bu çok önemlidir. Felsefede yerellik diye bir şey olamaz. Ben kendi ailem, ırkım, vatandaşım için felsefe yapıyorum diye bir şey olamaz. Eğer yaptığınız felsefe ise, mutlaka evrensel olmak durumundadır. Ama o evrenselliğe katkı, çıkış noktası kendi kültürümüz, kendi kişiliğimiz olabilir. Onu dile getirdiğimiz dilin, evrensel dil olması lazım. Bizim insanımız henüz bunu kavrayabilmiş değildir. Çünkü felsefeyi hangi dille öğrenmişse, hangi filozofla öğrenmişse, onla sınırlı bir şey olarak görüyor. Onu çepeçevre görme olanağına sahip düşünürlerimizin sayısının çok olmadığını düşünüyorum. Herkes felsefe adına bir yerlere yapışmış, tutunduğu noktayı da bırakmak istemeden felsefi etkinlik içinde bulunduğunu düşünüyor. Oysa durumu çepeçevre görebilme gereksinimi içinde olduğumuzu düşünüyorum. Ama unutmayalım ki, felsefe kişi olmakla da ilgilidir. Sizin kim olduğunuzla, nasıl yaşadığınızla ilgilidir. Herkes kendi kişiliğine ve yaşam biçimine uyacak, yakışacak bir biçimde felsefe sorunlarıyla ilgilenecek. Bu gayet doğaldır. Çok farklı yaklaşımlar felsefe alanında olacaktır. Türkiye'de de olacaktır. O yüzden bütün felsefeci arkadaşlardan aynı tarzda düşünmelerini, benzer biçimde araştırma yapmalarını beklemek felsefe ruhuna hiç yakışmaz. Çoğulluk, farklılık, çok gereklidir hatta Nietzsche'yi dinlersek "yanlışlık yapmak" da gereklidir. Çünkü insanlar, yanlışlarından da çok şey öğreniyorlar. Bu, yanlış yapalım diye yanlış yapmak değildir. Arayış sırasında düşülen yanlışlar olabilir, o yanlışlardan öğrenerek daha farklı arayışlar içine girebilirsiniz. ?Bizim "Felsefe Ekibi" olarak gönüllü görev bilinciyle çalıştığımız dergi, site ve forumumuz var, felsefeye ilgi duyuyoruz. Bizim için ve bizim gibi felsefe amatörleri için önerileriniz nelerdir? ?Böyle bir gönüllü grubu ile karşılaştığıma gerçekten çok sevindim. Unutmayın ki siz yalnız değilsiniz, Ankara'da da, İstanbul'da da gönüllü gruplar var. Gönüllü grupların kendilerine güvenmeleri gerekiyor. Felsefe gerçekten çok zor bir iştir. Yaklaşık 2600 yıllık bir geçmişi var. Bu geçmişi ve yüzlerce yıllık birikimi kavrayabilmek, sindirebilmek ve onun üzerine yorumlar yapmak kolay değildir. Ama gönüllü gruplarını, Anadolu topraklarında yaşanan yaşamı felsefece yorumlamada akademik çalışmaların yanında çok önemli buluyorum. Felsefe çok büyük bir heyecan kaynağıdır. Çalışmalarınız akademik açıdan değerli bulunmayabilir, belki Amerika'yı tekrar keşfetmek gibidir, belki söylediğiniz şeyler çoktan söylenmiştir. Belki ortaya yanlış, sığ, yeterince irdelenmemiş, kusurlu ve eksik görüşler çıkabilir, bunlar hiç önemli değil. Çünkü felsefeyi sevmek, bu olumsuzlukların bağışlanması için yeterli. Felsefe aşktır, felsefe tutkudur, felsefe arayıştır. Bu arayışı anlamlandırabilenler, bundan lezzet alıp bunla hayatını değiştirebilenler bu ülke için gereklidir. Felsefeyle ilgilenmedikçe, hayat kokuşmuşluğunu sürdürür. Türkiye'nin geçtiği ekonomik, siyasi darboğazları düşünerek, Türkiye'nin geleceğinin kurulmasında bu çabaların çok önemli olduğunu düşünüyorum; heyecanla yeni arkadaşlarımızın yaşanacak nitelikte bir dünya için kendilerini aşa aşa felsefeyle ilgilerini sürdürmelerini diliyorum, bu çabalarla düşünen bir Türkiye için gerekli dönüşümü gerçekleştirebilmelerini umuyorum.Kalıcı Bağlantı
bağıntılar
bir forumdan alıntı: "... hadi buyrun bakalım kardeşim, vaktiyle Papayı ziyaret eden (Papalık bir makamdır, orda şahsiyetin rolü ikincildir, Papa'nın elini öpmek, şahsiyete verilmiş bir paye değil, o makamı onurlandıran bir ritüeldir.) bu kişi, şimdi çıksın da Papa'ya "yav birader, siz nasıl böyle bir şey söylersiniz, utanmıyor musunuz, İslam ve Hz. Muhammede böyle dil uzatıyorsunuz, siz tüm bilgi ve hikmet bilgisini Müslümanlıktan ve onun bilginlerden öğrenmediniz mi? desin... Hz. Muhammed'in ne yenilik getirdiğini söylesin... Amerikadan ses bandı göndermek kolay.."Kalıcı Bağlantı