MAKARA (www.makaraci.com)

MAKARA (www.makaraci.com)

HRFKLMCML: Her harf bir kelime, her kelime bir cümle, her cümle bir kitap, her kitap bir insan, her insan bir isim, her isim bir sıfat, her sıfat bir felek, her felek bir alem, her alem bir makara, her makara bir çözülme, her çözülme bir birleşme, her birleşme bir açılım, her açılım kaderdir, kaderimiz özgürlüktür. iste makaranın sırrı... www.makaraci.com

Radikal Kitap

Perşembe, Eylül 12, 2006
Kategori: Makale

bağıntılar

Mustafa Alagözün iki sayfa kitap tanıtım yazısı çıkmış. Hegel, Tarih Felsefesi üzerine. Güzel bir yazı olmuş. eline sağlık mustafa abi.

Kalıcı Bağlantı

Dr. Muammer Öztürk - Papa yazısı

Çarşamba, Ağustos 27, 2006
Kategori: Makale

bağıntılar

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=199810&tarih=27/09/2006 Siyaset bilimci - Dr. Muammer Öztürk, bugün radikal gazetesinde Papa'nın söylem hamlesi başlıklı bir yazı yazmış, yazısını okumanızı salık veririm. özellikle dikkat çektiği olgulardan biri Papanın siyasi duruşu ve makalenin son satırlarında yer alan Doğudan beklenen Papanın ve temsilcilerinin anlayacağı muadil nitelikte bir söylem ve özellikle bu söylemin yerel olmasını da eklemiş. Radikal gazetesi web sitesinden alındı: Papa'nın söylev hamlesi ve süren oryantal suskunluk Vatikan Devlet Başkanı sıfatını da taşıdığı dikkatlerden kaçan Papa'nın Bavyera'daki açıklamaları, kurgusu itibarıyla tam bir oryantalist söylem örneği. Doğu, muadil bir söylem geliştirinceye dek susmasını bilmelidir; yani o, zaten susmakta* Devlet adamı Papa Joseph Ratzinger adlı Bavyeralı bir din âlimi iken 19 Nisan 2005'te Papalık makamına seçilerek 16. Benedikt unvanıyla göreve başlayan Papa'nın göreve geldiği günden itibaren takip ettiği yol haritasını iyi okumak gerekmektedir. Papa 16. Benedikt'in yol haritası, dünyaya söyleyecekleri olduğunu sergileme çabası içindeki bir inanç ve devlet adamına işaret etmektedir. Papa 16. Benedikt, selefi Jean Paul II'den farklı bir yoğurt yiyişi olduğunu göstermiştir. Dünya farklı bir Papa ile karşı karşıyadır. Bunda Papa'nın Alman oluşunun da yabana atılamayacak bir payı olmalıdır. Vatikan Devlet Başkanı sıfatını da taşıdığı dikkatlerden kaçan Papa'nın Bavyera'daki açıklamaları, kurgusu itibarıyla tam bir oryantalist söylem örneğidir. Papa, Bavyera konuşmasında oryantalist söylemin bütün imkânlarından faydalanmıştır. Bu söylev becerisidir ki Papa'ya bir konuşma ile bunca tartışmalara yol açan ve dünya gündemini neredeyse altüst eden bir neticeyi temin etmiştir. Papa, tam bir oryantalist söylevci gibi kendinden emin ve otoriter bir tutum içinde tarif eden, nasıl olunması gerektiğini buyuran bir lisan kullanmıştır. Papa'nın tartışmalara yol açan açıklamalarında 14. Yüzyıla ait Bizanslı bir İmparator olan II. Manuel Paleologus'tan alıntılar yapması bunun en açık seçik delilidir. Papa'nın Bavyera'da irad ettiği söylevde II. Manuel Paleologos'tan yaptığı alıntılar, vermek istediği mesajı güçlendirmek içindi. Papa'nın Bizans İmparatoru II. Mihail Paleologos'tan yaptığı alıntılar, İslam dini ve Hz. Muhammed hakkında bariz biçimde hamaset yüklü idi. Bu ifadeler, bekleneceği üzere Müslümanlar arasında sert tepkilere yol açtı. Ancak Papa, bütün bu tepkilere sadece 'yanlış anlaşıldım' şeklinde bir mukabelede bulundu ve herhangi bir özür dilemedi. Çünkü Doğu, global siyasi sahnenin norm koyucusu konumundaki Batı'nın söylemine ancak ve ancak Doğu'da evvelce varolan antik ya da ortaçağ uygarlıklarına benzediği ölçüde girebilir. Özetle, oryantalist söylemin görmek istediği Doğu, bugünkü Doğu/Ortadoğu medeniyeti değil, aynı coğrafyada evvelce varolan Roma ya da Bizans gibi uygarlıklarının motifleriyle bezeli bir Doğu/Ortadoğu'dur. Papa'nın tarihi denebilecek Bavyera konuşmasında eleştiri oklarını yönelttiği ve çekidüzen vermek istediği kesim, sadece Müslüman dünyası ile sınırlı kalmadı. Papa, Bavyera konuşmasında Batılı laik toplumlardaki sefih ve ahlakilikten giderek uzaklaşan hayat biçimine de sert eleştiriler yöneltti. Bu eleştiriler üzerine Papa'ya karşı Batı'da da bir din adamı gibi değil, bir siyasetçi ve devlet adamı gibi konuşmuş olduğu tepkisi dile getirildi. Doğu kendi söylemini arıyor İşte aslında bütün mesele Papa'nın yaptığı Bavyera konuşmasının özellikle İslam ülkeleri kamuoyunca 'bir siyasetçi gibi' konuşmasının beklenmemesi probleminde düğümlenmektedir. Açıkça şahit olduğumuz şudur ki Papa'nın Bavyera konuşmasında dile getirdiği mesajlar karşısında hazırlıksız yakalanılmıştır. Çünkü, rehber öğretilerin diyarı Batı'dan alınan ve şek şüphe duyulması akla dahi gelmeyecek 'kalıplaşmış anlayışa' göre Papa, bir din adamıdır ve din adamı, dünya işlerine karışmayıp sadece ve sadece öte dünyaya ait olan inanç işlerinden bahseden kişidir. Papa, ondan beklenen ve ona tayin edilen kalıplara sığmayan bir konuşma yapınca bölümleyici 'kalıplaşmış anlayışın' temin ettiği kafa konforu gerçekleşememiş ve dolayısıyla bir altüst oluş yaşanmıştır. Bu altüst oluş, bu savrulma halinin özellikle Ortadoğu'lu toplumlarda yaşandığı açıktır. Ortadoğulu halklar ya da devlet yetkilileri, benimseyegeldikleri 'kalıplaşmış anlayışın' aslında Batı'dan ithal edildiğini ve onu üretici taraf olan Batı'nın ileri model hamlelerini anlamlandırmada kifayetsiz kalabileceğini görmek durumundadırlar. Öyleyse cevabını arayan soru şudur: Papa'ya tepki gösteren Doğu gerçekten konuşmuş mudur? Doğu, ortaya koyduğu tepkilerle Papa'ya özür diletememiştir. Papa, kolektif bilincinde Filozof Wittgenstein'ın "konuşulmayan şey hakkında susulmalı" ilkesini barındıran Batı uygarlığının temsil kabiliyetini haiz bir ferdidir. Dolayısıyla bu ilke ile hareket eden Papa için muadil bir söylem dışındaki her teşebbüs muhatap alınmaktan uzaktır. Doğu, muadil bir söylem geliştirinceye dek susmasını bilmelidir; yani o, zaten susmaktadır. Muadil bir söylem, Batı'nın ve Papa'nın anlayacağı temsil yeteneği olan yerel bir söylem olacaktır. Batı'yı farklı duruş almaya sevk edecek söylem, böyle bir söylem olacaktır. Dr. Muammer Öztürk: Siyaset bilimci

Kalıcı Bağlantı

Türk Tini Dünya Tarihiyle Felsefi Düzlemde Hesaplaşmalı!

Salı, Ağustos 12, 2006
Kategori: Makale

çözülmeler

Ne zamandır beklediğim bir kitap, Usta Hegel'in Tarih Felsefesi, usta çevirmen Aziz Yardımlı imzasıyla yayımlandı. Batı literatüründe Hegel'in yeri her zaman farklıdır. Bazı okullarca pek sevilmez, ancak ona katılmayan görüşler bile bakıyorum Dünya Tarihi meselesinde bir konuda buluşuyorlar, Asyanın, Asyalının, Doğunun küçümsenmesi, despopizmden başka hiç bir şey üretmemiş olduğu, tarihsizliği ve Özgürlük düşüncesinden yoksunluğu konularında ama bir bakıyorsunuz aynı kişiler yine Batıya felsefeyi ve felsefe bilgisini Arapların kazandırdığını ileri sürüyorlar. Burada nasıl bir amaca hizmet eden çelişki yatıyor acaba? Çağdaşları ve kenisini önceleyen aydınları gibi Hegel de bu eserinde Türkleri barbar, despot, kuşatmacı, göçebe olarak niteliyor, Türkleri ne istediğini ve ne yapmak istediğini bilmeyen bir kategoriye sokuyor. İslam Tinini ise kendini tamamlamış bir kıpı olarak Tarihin tozlu rafına kaldırıyor. Yazar Aziz Yardımlının tespiti ise ilginç; İslamik Tin diyor, kendini önceleyen Helen ve Romaya eklemlenerek Tarihteki edimselliğini gerçekleştirmiş ve Tarihe geçmiştir. Bu sözler elbette Tarihle hesaplaşan Türk Tininin önemle üzerine duracağı vargılardır. Çünkü bugün Türk tini soyut ve değersiz bir yerde tutuluyor. Bu algı kalıbı yüzyıllardır Batı tininin bilinçaltını meşgul ediyor. Bizden buna ışık tutan bir aydın gerekiyor! Tarih Felsefesinin babası diyebileceğim Hegel bile bu bütünleyici kurgul bilincinde Türkleri, Atatürkün belirttiği Uygarlığa katkıları olan TÜrk imajı yerine yoksul bir içerikle önümüze koyuyar, öyle yoksul ki hiç olmasa da olurdu şeklinde... Türk Tini bunu haketmiyor. İşte baştan beri söylemeye çalıştığım bir ekip kurulmalı ve bu çekirdek ekipTürk Tininin felsefede yerini belirlemek için çalışmalara ivedi başlamalı... Dünya Tarihiyle hesaplaşmalı... ve bu, ilk bakışta bir fantezi gibi gelen fikir akademicilerce değil yüreği ateşli gençlerce yapılmalı. Hegel tek başına mı yaptı bunu, bir Goethesi vardı; dirimli bir Tini yanı başındaydı. Bize de bir Goethe mi gerek acaba?

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Futbolu Türkler icat etmiş

Perşembe, August 3, 2006
Kategori: Makale

çözülmeler

Futbolu Türkler icat etmiş Kaynak: 24.07.2006 Zaman gazetesi Dünya kupasının ardından futbolun tarihine inen bir yazı kaleme Mehmet Niyazi, futbolu Türklerin icat ettiğini kaydetti. Futbolun serüvenine değinen Niyazi, köşesinde; "Futbolu Orta Asya?da Türkler oynardı. İslamiyet?ten önce olduğu için kadın erkek beraber oynadıkları bu oyuna tepik, gole de kale derlerdi. İki yoldan dünyaya yayıldı. Orta Asya?dan Çin?e geçti; orası İngiltere?nin sömürgesi olunca adaya geldi. Attila?nın askerlerinden de Avrupalılar bunu tanıdı." diye yazdı. İşte o yazı... Kupanın ardından Son Dünya Kupası?na Milli Takımımızın da katılmasını gönül isterdi. Geçen Dünya Kupası?nda üçüncü olduğumuzda gençlerimizin gözleri ışıldıyordu. Sadece bizimkilerin değil, Türk devletlerindeki, hatta bütün İslam âlemindeki gençlerin bayram yaptıklarını, oralarda yaşayan dostlarımızdan göğsümüz kabararak dinledik. Böyle başarıları biraz abartınca hemen Almanya?nın eski cumhurbaşkanlarından Theodor Heuss?u hatırlıyorum. İki dünya savaşında da yenilen Almanların gururu kırılmıştı. 1954 yılında dünya şampiyonu olduklarında, bizler de bir şeyler yapabiliyormuşuz sarhoşluğuyla Almanya yıkılırken Heuss?un şu cümlesi gazetelerde yer almıştı: "Bunu fazla abartmayın; Alman milletinin istikbali onbir evladının pabucunun ucunda değildir." Vakarlı bir devlet adamına yakışan budur; ama böyle başarılara bizim çocuklarımızın gerçekten ihtiyacı vardır. Durumu herhangi bir şekilde sarsılmış milletlerin geleceğe ümitle bakmaları; ancak yere sağlam basmalarıyla mümkündür. Bunda geçmişte ciddi işler yaptıklarına inanmaları önemli faktördür. Son dönemlerde ender yetiştirdiğimiz bilim adamlarından biri olan Hulusi Behçet, bir cilt hastalığını keşfetti. Zürihli Prof. Misher?in teklifi üzerine bu hastalığa "Behçet Hastalığı" adı verildi. Duyduğumuz doğruysa, şimdilerde bu hastalığı keşfetmenin şerefini Yahudi bir bilim adamına mal etmek için pek çok ülkede bu hastalık söz konusu olunca, o Yahudi bilim adamının adı kullanılıyormuş. Sadece Almanlar ve biz "Behçet Hastalığı" demeye devam ediyormuşuz. Niçin Yahudiler, sözünü ettiğimiz hastalığın keşfini kendilerinden birine mal etmek istiyorlar? Çünkü bir millet insanlığa ne kadar şey vermişse, o kadar saygın ve köklü hale gelir. Dört yılda bir dünya, aynı aralıkla Avrupa kupası, her yıl Şampiyonlar Ligi, ülkelerin kendi ligleri oynanıyor. Afrika, Amerika şampiyonlukları ve benzeri değişik organizasyonlar da devreye giriyor. Bilhassa gençlerin önemli bir bölümü futbolla yatıp futbolla kalkıyor. Bu oyunu icat eden millet, onların gözünde farklı hale gelmez mi? Televizyonlarda futbolu İngilizlerin icat ettiğini dinliyor, gazetelerde okuyoruz. Bu kesinlikle doğru değildir. İlk futbol liginin İngiltere?de başladığı doğrudur. Bunu bütün İngilizler bilir, iftihar da ederler. Profesyonellik ise Arjantin?de gündeme gelmiştir. Yetenekli bir genç dağınık yaşıyor, zaman zaman maçlara gelmeyi aksatıyormuş. Bunun üzerine kulübüyle şöyle bir anlaşma yapmış: Maça gelirse beş pezo alacak, gelmezse beş pezo verecek. Böylece futbola para Arjantin?de girmiş oldu. Oradan Uruguay?a geçti; sonra da dünyada yaygınlaştı. Ayak topunu ilk oynayanlar Türklerdir. Merak edenler Heredot?u okuyabilirler. Futbol, 1860 yılından itibaren dünyada aktüel hale gelmeye başladı. Kaşgarlı Mahmud?un 1072-74 yılları arasında kaleme aldığı "Divan-i Lügat-it Türk"e bakan "tepik" kelimesini görecektir. Son zamanlara kadar dağ köylerimizde futbol denmez, "tepik" denirdi. Dünyanın futboldan haberi yokken Kaşgarlı Mahmud?un "tepik" kelimesine dair bilgi vermesi, onu kimin icat ettiğinde şüphe bırakıyor mu? Yıllarca önce, Köln?de Spor Yüksek Okulu?nda okuyan bir dostumu ziyaret etmiş, notları arasında futbol tarihi dersinde hocalarının şunları yazdırdığını okumuştum; "Futbolu Orta Asya?da Türkler oynardı. İslamiyet?ten önce olduğu için kadın erkek beraber oynadıkları bu oyuna tepik, gole de kale derlerdi. İki yoldan dünyaya yayıldı. Orta Asya?dan Çin?e geçti; orası İngiltere?nin sömürgesi olunca adaya geldi. Attila?nın askerlerinden de Avrupalılar bunu tanıdı." Yabancılardan az da olsa soylu bilim adamları çıkıyor. Herhalde yitik mallarımızın bir kısmını bunlar sayesinde bulacağız. Efendim, futbolu biz icat etsek, İngiltere icat etse ne değişir, denebilir. Rivayet edilir ki insanlığın yetiştirdiği en büyük şairlerden biri olan Hafız?la karşılaşan Timur, göstermelik bir çıkış yapar: "Bir dilberin gözüne, kaşına Semerkant?ı, Taşkent?i veriyorsun. Onları mamur edinceye kadar ne canlar yaktığımı, ne çileler çektiğimi herhalde bilmiyorsun?" Gülümseyen Hafız ona şunu söyler: "Vere vere bu hale düştük ya Sultanım!" Hoşuna giden bu cevap üzerine Timur ünlü şairi ödüllendirir. Biz de vere vere Hafız gibi düştük; ne çare ki mağduru ödüllendirecek bir Timur yok. ZAMAN

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Hrisantos'u Kim Öldürdü?

Perşembe, August 3, 2006
Kategori: Makale

çözülmeler

Manisa Emniyet Müdürlüğü'ne dek yükselen polis babasının, İstanbul'un işgali yıllarında ortalığa kök söktüren Rum haydudu Hrisantos'u öldüren memur olduğunu da kaydediyor. Tatavla (şimdiki Kurtuluş) karakolunda görevli babası Muharrem Alkor, arkadaşı Tayyar'la birlikte adamı vurmuş. Ve yıllar sonra bunun kitabını yazmış Hrisantos'u Ben Öldürdüm diye... Benim çocukluğumdan hatırladığım Hrisantos- İstanbul Kan Ağlarken filmi...

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Türk Satranç

Perşembe, August 3, 2006
Kategori: Makale

çözülmeler

Satranç ve Piyon - Cahit Oktay (kaynak) Amerika`ya Türklerin 1800`lü yılların sonunda 1900`lü yılların başında geldiği yazılır çizilir. Ancak bu tarihlerden çok daha önce Amerika`ya gelen bir Türk vardır. Hem de kendisi gelmeden ünü Amerika kıtasına ulaşan bu Türk; 1825 yılında ayak bastığı yeni dünyada ayağının tozu ile 1825 yılında Broadway`de sahne alacak ve Benjamin Franklin`le aynı masada oturacak kadar şöhrete sahip olacaktır. Bir de zekası vardır ki koskoca Amerikan başkanı bile karşısında pes demek zorunda kalmıştır. Santranç yüzyıllardır oynanagelen bir oyun. Milattan sonra 450`li yıllarda Hindistan`da bizde ?ordu? kelimesinin anlamı olan "Caturanga" ismi ile gün yüzüne çıkmış. Hatta daha da ileri gidip ?4 bin yıl öncesinde Mısır`a kadar dayanır? diyenler de var. Biz o kadarını bilmiyoruz. Ama satrancın altıncı yüzyılda Hindistan`dan Pers şahına hediye olarak geldiğini ve hemen akabinde savaşların etkisi ile Arapların ve Müslüman Türklerin bu savaş oyununu benimsediğini söyleyebiliriz. Batının bir kısmı bu oyunu Endülüs Müslümanlarından öğrenirken birçoğu ise doğu tarafından tek sınırları olan Türklerden öğrenmişler ve onu bir Türk oyunu olarak bilmişlerdir. Tabii satrancın bir Türk oyunu olarak bilinmesinde pay sadece batılıların bilgi eksikliği değil, Osmanlı`nın bu oyunu saray düzeyinde benimsemesinden ve bir milli kültür haline getirmesindendir. Bu tarz oyunların açıktan oynanmasına izin vermeyen Osmanlı satranca ses çıkarmamıştır. Ne yazık ki bununla birlikte tarihte ilk santranç robotunu bir Avusturyalı yapmıştır. 1770 yılında ?Türk? ismi ile Baron Kempelen isimli mucit tarfından yapılan "Türk", Viyana Sarayı`nda Avusturya Kraliçesi Maria Theresa'ya takdim edilir. Türk ismindeki alet, kaftanı ve sarığıyla da, gerçek boyutlarda bir Osmanlı Türk`ü görünümünde bir robottur. Karşısına çıkan herkesi yenince ünü her tarafa yayılır. Önce bütün Avrupa`da dolaştırılır. Sonra da 1825 yılında Amerika`da, Broadway`de sahne alan ilk Türk olma ünvanını alır "Türk?. Napolyon`dan Benjamin Franklin`e kadar herkesle santranç oynar ve hepsini mat eder. "Türk" isimli satranç robotunun tüccarları 1840 yılına kadar Amerika`da onun üzerinden çok para kazanırlar ve zengin olurlar. Ancak yeni dünya tüketim dünyasıdır, çabuk bıkar. Ve Türk`e rağbet zamanla bir dolara kadar iner. Popüleritesi kalmayan Türk 1840 yılında Philadelphia`daki bir Çin Müzesi`ne verilir. 1845`te çıkan bir yangın ise bu iri yarı sarıklı kaftanlı ancak tahtadan yapılmış Türk`ü tarihten siler götürür. Sırf bu bile bize aslında eski Amerikan filmlerindeki Türk tiplemesinin kaynağına işaret eder. Tabii 1900`lerin hemen arifesinde Amerika?ya gelip karşısına çıkacak rakip kalmayıncaya kadar önüne çıkan herkesin omzunu mindere sürten ve "Yenilmez Türk" diye anılan Koca Yusuf Pehlivan`ı da unutmamak lazım. Ancak zaman içinde doğunun satrancı batının satrancına mat olmaktan kurtulamaz. Satrancı ?Türk? isimli ilkel robot aracılığı ile öğrenen Amerika, onu benimsemiş ve hayatın her karesine yaymıştır. Amerika`da bilgisayarların ve internet ortamının vazgeçilmez oyunu olan satrancın müsabakalarına örneğin Manhattan`ın göbeğindeki parklarda bile rastlayabilirsiniz. Tabii satranç değil, "chess" adı altında. Batı, kökleri doğuya dayanan icatları alıp fen ve teknoloji ile onu yoğurup geliştirmesi ve kendine mal etmede çok maharetlidir. Zaten bunu biz yapabilmiş olsaydık 1770`te icat edilen "Türk" ve Kasparov`a meydan okuyan digital kuzeni Deep Blue`nun mucitleri de bizler olduğumuz gibi, devletler muvazenesindeki terazinin doğu tarafı böyle havada kalmazdı. Oysa ne de önemli bir oyundur satranç. Zamanında Osmanlı padişahları santrancı çıkacakları seferdeki taktiklerini doğru belirlemek üzere, bir savaş tatbikatı ciddiyetinde oynayıp sonuçlar çıkartırlarmış. Bizim padişahlarımız ne ileri görüşlüymüşler ki gün gelip savaşların asıl sonuçlarının santranç masalarında belirleneceğini biliyorlarmış! Devleti sahaneyi yedi asır ayakta tutan kutsal üçgenin ayaklarından biridir satranç. Medresenin ilmi ile inşa edilen, tekkenin ruhu ile diri tutulan ve er meydanında bir satranç ustası gibi hareket edebilen ordusu ile desteklenen bu saç ayağı üzerinde tunçtan bir abide çınar gibi asırlara meydan okumuşuz. Gel gör ki; gün gelmiş, piyonlar Şah olma sevdasına kazan kaldırmışlar. Ve bugün satrancın yeni ustalarının dünyanın her yerinde nasıl at oynattıklarına bizimle beraber bütün dünya şahit olmakta. Devir değişti. Ne Şah kaldı ne padişah, ne taht kaldı ne payitaht. Devlet yine başta amma kuzgunlar leşi beğenmez oldu heyhat! Bu sırrı çözecek ne bir Veli kul kaldı ne de devlete namzet bir veliaht. Dünya atmosfere sürtüne sürtüne iyice yuvarlaklaştı. Global bir köy oldu söz mucidinin deyimi ile. Eee demeyin. Ağaların kavga vaktidir. İki cambaz bir ipte oynamaz. Eh Sultan Süleyman bile ta o zaman bir cihanı iki hükümdara dar görmüş ise, George Ağa`nın bu global köye tek ağa olma arzusunu çok görmemek lazım. Gel gelelim bu kara toprakların gözü kara delikanlıları da züğürt ağa damgasını öyle kolay kolay kabul edeceğe benzemiyor. Hal böyle olunca meydan yeri yangın yerine döner. Ve başlar beyazlarla siyahların mücadelesi bir satranç tahtasında? Ki akla kara çıksın meydana? Evet dünyanın küçülmesi bir sürü kolaylığı beraberinde getirdiği gibi, birçok bağımlılığı ve sorunu da doğurmuş oldu. Artık savaşların başlamadan bittiği, doğal sınırların kaybolduğu, haritaların cetvelle çizildiği bir dönemdeyiz. (Ortadoğu`daki Arap ülkelerin sınırları ile ABD`deki eyalet sınırlarına baktığınızda birbirlerine ne kadar çok benzediğini göreceksiniz). Dünyanın egemen güçlerinin istihbarat birimleri hedef ülkeler hakkında kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapıyor. Ve senaryosu önceden yazılmış oyunlar konuyor sahneye. Denize düşen yılana sarılıyor ama yılanın da senaryonun seçeneklerinden biri olduğunu bilmiyor. Sahnedeki gerçeği görmek için üç boyutlu gözlükler gerekiyor artık. Önceki oyunlarla sonraki oyunların arasındaki benzerlikleri yakalamak ciddi bir satranç ustası olmaktan geçiyor. Satrancın sadece bir oyun olarak kullanılmadığı günümüzde, oyunlar, tiyatrolar, sinemalar eskisi gibi sadece komik ve eğlenceli olmak amacı gütmüyor. Öyle ki, başrollerin ne söylediğine değil neyi söylemediğine dikkat çekiliyor. 40 yıldır sahnelerde nutuk atan bir başrol oyuncularının aslında hiçbir şey söylemediği, insanları oyaladığı, birliklerin, vaatlerin bu satranç oyununda zaman kazanmaya yönelik söylemlerden ibaret olduğu ortaya çıkıyor. Kötüsü bu oyunda kimin şah kimin piyon olduğu bir türlü kestirilemiyor.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Gençilk nedir (devam edecek)

Perşembe, August 3, 2006
Kategori: Makale

çözülmeler

Makale ATATÜRK?ÜN HİTAB ETTİĞİ TÜRK GENÇLİĞİ KİMDİR VEYA NEDİR? Kaan Demirdöven "Ey Türk Gençliği! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi (birinci) vazifen Türk İstiklal ve Cumhuriyetini ilelebet müdafaa ve muhafaza etmektir. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur." Nutuk, M. Kemal Atatürk Dünyaya tarih dersi, ulusa tarih bilinci verdiği Nutuk?unun sonunda böyle sesleniyordu Türk Gençliğine Ata. Seslendiği kitleyi özellikle seçmişti, Türk halkı, Türk insanı, ya da daha genel anlamda başka bir şey değil ama Türk Gençliği diyordu ısrarla. Hiçbir konuda öngörü hatası olmayan Ata her devirde belki de gözden kaçan bir noktaya işaret ediyordu. İşte bu yazıyı bu gözden kaçan bu nokta üzerine kurmak istiyorum: Gençlik ve giderek Türk gençliği. Gençlik nedir? Gençlik hepimizin doğal usumuzla yanıt vereceği görgül bir karşılığı olan fiziksel bir evredir ve herkesin onaylayacağı gibi geçici bir olgudur. İnsan ana rahmine düştükten belli bir sonra o korunaklı mekandan dışarı çıkar ve bebek olarak dünyaya gelir, ailesinin sevgi ve şefkat ortamında ilgi ve bakımla çocukluk devresine gelir. Dil ve algı kalıpları oluşmuş bu devrede terbiye ve talimle topluma hazırlanır. Aklen ve bedenen rüşt olduğu ilk andan düşünce ve eylemlerinin tasarrufunu iradesi altına alıncaya dek döneme gençlik denir ve gençlik, yerini olgunluk devresine bırakır ki artık bu süreç yaşlılık devresidir. Bu devreler dünyanın hemen her yerinde yaş aralıklarıyla sınıflandırılmıştır. 3 yaşındaki bir bebeğe genç denmediği gibi 40?ını aşmış bir bireye de genç denmez. Ama basmakalıp bir yargı vardır: İnsan hissettiği yaştadır diye. Sanırım bu önerme estetik bir kaygıyı dile getirmektedir. Çünkü bir insan örneğin 50 yaşında kendini 15 yaşında buluğ dönemine yeni girmiş bir çocuğun duygu ve açlığında hissettiğini ileri sürer, oysa bu yalnızca ümit ettiği bir durumdur, çünkü birikim ve bellek buna asla izin vermez. Ancak çok yoğun duygulanım veya travmatik durumlarda bilinç için regresyon, geriye dönüş ya da o ilk anlardan kurtulamama durumları ortaya çıkar. Elbette bunlar patolojik durumlar olabilir/olmayabilir insanın kendini hissettiği yaşta görmesi tamamıyla psikolojik bir durumdur. Bir de gençlik döneminde sessiz, içine kapanık veya dingin tipler için de yaşından önce olgunlaştığı söylenir ki bu da her yaşın kendine has açılımları olduğunun bir kanıtıdır. Hatta 4-5 yaşlarında çocukların duruş ve bakışlarının ne kadar da büyük ve oldun insanları çağrıştırdığı söylenir ve burada durum yine aynıdır. Çünkü kamil bir insanın bakışındaki safiyet bebekte var diye bebeğin de kamil olduğu değil kamilin bebek kadar saf bir bakışı yakalamış olması noktasından değerlendirmeliyiz. Kültürler gençlik döneminde insanın bedensel ve ruhi gereksinimlerini olumlu anlamda karşılama ve zekasını yararlı konular üzerinde geliştirip ileride başkalarına bilgi ve gençlik devresinde edineceği deneyimlerle hizmet edeceğini kavramıştır. Bu yüzden tarih bilgelerin gençlere öğütleriyle doludur. Çünkü karakterin filizlendiği çocukluğun hemen ardından iradi ve vicdani yetilerinde kalıpsal farklılıklar meydana gelen genç, iradesini gösterme, kendini ispat etme, kendi kişiliğini bulma gibi daha pek çok şeyin arayışına girer. Bu dönemde genç, sahip olduğu ilk bakir enerjiyi özgürce sarf edecektir. İşte bir zamanlar genç olan bilgeler, tecrübelerini gençlere aktarırken aslında olması gerektiği gibi değil ama bilgece bir yaşama davet ederler. Kuşkusuz herkes bilge olmamalıdır. Bu herkesin doktor, herkesin müzisyen veya herkesin öğretmen olması gibi bir şeydir. Herkes bilge olamaz ama olmamalıdır da. Hiçbir toplumsal gereksinim bunu talep etmez. devam edecek...

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı